4 Ocak 2013 Cuma

AYDIN ÇUBUKÇU'NUN SEMPOZYUMDA SUNACAĞI "DR.HİKMET KIVILCIMLI VE TKP" BAŞLIKLI YAZISI

Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve TKP

Aydın Çubukçu
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Komünist Enternasyonal’in savaşçı bir müfreze olmayı başaramayan partilerinden biri olan TKP’nin dövüşken, inatçı ve çalışkan bir militanıydı. O da, elde silah, ulusal sınır tanımayan enternasyonal bir savaşçılık örneği veren Mihri Belli’nin “aykırı” durumu gibi, üretken ve verimli teorik emeğiyle TKP bünyesinin “yabancı” unsurlarındandı.
Onun teorik ve pratik eylemi, böyle bir çelişmenin ortasında boy verdi: Uluslararası komünist hareketin bütün birikimiyle ve mücadele olanaklarıyla ilişkide olan bir partinin üyesi olmak, öte yandan, bu ilişkiyi teorisizliğin ve eylemsizliğin gerekçesi yapabilmiş bir yapı ile kuşatılmış bulunmak...
Bu koşullarda Kıvılcımlı’nın teorik ve pratik çabası, belli başlı iki önemli alanda TKP’nin özelliklerinin açığa çıkmasına yol açmıştır.
Birincisi, Kıvılcımlı’nın eleştiri ve önerileri TKP’nin örgütsüzlüğünü, teorisizliğini ve eylemsizliğini açığa çıkarır.
İkincisi, Kıvılcımlı’nın eleştirileri ve önerileri ile birlikte ortaya koyduğu teorik eser, TKP’nin bütün yapısı, önderlik özellikleri ve teorik şekillenişi ile gidebileceği mümkün son noktanın, sınıf uzlaşmacılığı ve darbecilik olabileceğini gösterir.

Kıvılcımlı’nın Eleştirileri Işığında TKP’nin Teorisi ve Pratiği

Ömrünün 22 yılını, “yarı derebeyi Türkiye zindanlarında” geçirmiş olan Kıvılcımlı, TKP’nin orta kademelerinden yukarı çıkamamış, daima militan tabana yakın yerlerde, “kendi bildiğince” yer tutup mücadele etmiştir. Parti içi ilişkilere, kliklerin-fraksiyonların gözüyle ya da sınıf mücadelesini Sovyetler Birliği’nin dış politikasından ibaret sayan ve yurtdışını mekân tutmuş sözde önderlerin bakışıyla değil, gündelik mücadelenin ihtiyaçlarıyla, militanların ve işçilerin anlayışıyla değerlendirmeye çalışmıştır. Onun TKP’ye yönelttiği eleştirilerin ve üst kademelere aralıksız olarak yazıp gönderdiği önerilerin, TKP’nin iç hayatına, mücadele ve örgütlenme anlayışına ilişkin ciddi ve kalıcı eleştiri öğeleri içerdiği söylenebilir. Eleştirilerinin ve önerilerinin analizi, TKP’nin tarihine eleştirel bir bakış için değerli ipuçları sunmaktadır. Bu eleştiri ve öneriler, TKP’yi içinde bulunduğu açmazlardan çıkarmaya yönelik iyi niyetlerin eseriyse de partinin o dönemdeki politikalarını, taktik ve stratejisini belirleyen genel anlayıştan fazlaca kurtulabilmiş değildir. Bu eleştiri ve öneriler, TKP’nin, kendi içinde geliştirilebilecek eleştiri ve teori çabasının sınırlarını nasıl belirlediğinin de göstergesidir.

Teori

Kıvılcımlı, tartışılmak üzere TKP Merkez Komitesi’ne sunduğu “Yol” çalışmalarında, ideoloji, sosyal gelişim, parti tarihi, strateji planı, taktikler gibi o zamana kadar ele alınmamış konuları işler. Ülkenin ve dünyanın özgül koşullarının ve tarihsel gelişmenin bir analizini, TKP’nin teorisinin temeline koymaya çalışır. “Teorisizlik”, Kıvılcımlı’ya göre, TKP’nin başlıca eksikliklerinden birisidir.
TKP’nin bu hastalığının başlıca görünüşlerini, Kıvılcımlı şöyle sıralar:
“Türkiye’de bilimsel sosyalizm, bir aydın davranışı olarak başladı. Ve çok kez sosyalizmin bütün çabalarını yayın alanında merkezileştirdi. En çok işitilen ve izlenim bırakan şey legal yayınlardı.
Ne var ki, bu yayınların tümüne bir göz atılacak olursa, orada sistematik bir ülkü propagandasından çok, sosyalizme şöyle böyle değinen plansız, dağınık makale parçacıkları görülür. (...)
Öyleyse bizde teori, fazla olmak şöyle dursun, eksikten de daha aşağıdadır. Eğer teoriyi bir istem, bilimsel bir sentez sayarsak, teorinin en canlı bölümünde büyük bir yoklukla karşı karşıyayız.”
Dr. Hikmet, TKP’nin o dönemde kendisini başlıca siyasi mücadele aracılığıyla gösterdiğini kaydederek, teorik ve ekonomik mücadelenin bulunmadığına işaret ediyordu. “Bizdeki sosyalist mücadele ağacının ne meyvesi, ne kökleri var denecek durumdadır. Yalnız gövdeyiz, demek kütüğüz!
Gerçekten bu hareketsiz ve hantal gövde, siyasi mücadeleyi de “varız” diyebilecek dereceye yükseltebilmiş değildi. “Siyasi mücadele” denilince, “bildiri dağıtmak, illegal yayın faaliyetini yürütmek” gibi rutin propaganda faaliyetinden ötesinin akla gelmediği TKP yapısı içinde, teorik ve ekonomik mücadelenin önem ve değeri olamazdı. Ekonomik mücadelenin sosyalist mücadelenin kökü haline gelebilmesi için Partinin, işçi sınıfı içinde, işçi örgütleri içinde etkili bir çalışması bulunmalıydı. Böyle bir dizi örgütle çevrelenmedikçe partinin, işçi sınıfı mücadelesinin en ilk biçimine önderlik etmesi düşünülemezdi. Bu olmadıkça, mücadele biçimleri içinde en gelişmişi ve en örgütlüsü olması gereken siyasi mücadelenin yürütüldüğünden de söz edilemezdi. Bu noktada, Dr. Hikmet’in “kütük” benzetmesi tam yerine oturmaktadır.
Bu eksiklik, partinin teorisizliğinin diğer bir temel nedenini de açıklamaktadır. Teori, Marksizm-Leninizm’in kurucularının eserlerinin incelenmesi, genel felsefi, ekonomik incelemeler yapılması anlamına gelseydi, TKP’nin bu bakımdan tamamen yoksul olduğu söylenemezdi. Ama teori, devrimci pratiğin sorunlarına genel ve temel cevaplar bulmaya yönelik bir çaba olarak tanımlandığında, TKP, bu bakımdan “yoksul”dur. Çünkü TKP, ciddi olarak böyle bir çabaya girmesi için gerekli nesnel ilişkilerden yoksundur.
Yığınların mücadelesinin problemlerini kendi problemi olarak kavramayan bir partinin, bu problemlere çözüm getirecek çabalar içinde bulunmamasının bir diğer anlamı, partinin iktidar mücadelesini göze almadığıdır.
Özel olarak, partinin sosyoekonomik yapı, strateji, taktik gibi konularda teorisizliği onun sosyalist mücadelenin temel biçimleri üzerindeki etkisizliğinden ve yetersizliğinden kaynaklanmaktadır ve genel yetersizliğinin ölçüsü olarak rol oynamaktadır.
Kıvılcımlı’nın teorik mücadeleye verdiği önem ve tek başına giriştiği çalışma, diğer mücadele biçimlerinde de Parti’nin ilerleyebilmesi için yol gösterici olma iddiasını bu yüzden taşımaktadır. Kıvılcımlı, teorik çalışmanın eksikliğini, diğer mücadele dallarındaki geriliğin bir sonucu olarak görürken, kendi teorik çabasının, diğer dallardaki eksiklikleri de giderecek bir içerik taşımasına özen göstermektedir.
Ancak Kıvılcımlı’nın teorik çabasının yer yer içerdiği önemli devrimci unsurlara rağmen, içinde yaşadığı geriliğin lekelerini taşımaktan da uzak kalamamıştır.
Yıllar sonra, 12 Mart rejiminin takibinden kaçarken Brejnev’e yazdığı mektupta Kıvılcımlı, teori konusunda parti içinde iki tavır bulunduğunu öne sürer:
“1. Kategori: Bir Marksist-Leninist militan Türkiye’de, teorice ve pratikçe tam elli yıl dövüşüyor. 22 yıllık hapishanelerini, her defasında, Lenin’in dediği gibi: ‘Alfabeden başlayıp, yüce cebri bitirecek’ bir okula çeviriyor. Sabırlıcasına ve sistemlicesine: Marx-Engels-Lenin-Stalin’i, Tarihi, Ekonomi Politiği, Diyalektiği, Tarihçi Maddeciliği klasik olarak etüt ediyor. Ve Lenin’in öğütlediği gibi, kendi ülkesinin tarihini, ekonomi politikasını ve sınıf ilişkilerini özge orijinallikleri içinde araştırıyor. Böylece o militan, yüzlerce kitap yazıyor. Kendi dilinde, çoğu temelli orijinal olan 40’tan aşırı kitap yayınlıyor. (...)
2. Kategori: Sovyetler eşiğini ‘aşındırma’ zanaatında ‘uzmanlardan’ derleşiktir.
Onlar için ‘ideoloji’: kimi Sovyet metinlerini yarım yamalak, yanlış tercüme veya dörtte bir intihal etmektir.
Bir ülkenin veya genel tarihin sosyal karakteristiklerini araştırmak: antimarksizm ve antisovyetizme çalan affedilmez bir bid’attır.
Marksizm-Leninizm, hakiki veya hayali düşmanlara karşı, gelişigüzel söğerce kusulacak kimi soyut klişelerden başka bir şey değildir.” (Kim Suçlamış, s. 154)
Bu satırlarda, Kıvılcımlı’nın tek başına kendisinin bir kategori oluşturduğuna inandığını görüyoruz. Saydığı bütün özellikler, kendisine aittir.
Kıvılcımlı’nın ölümün eşiğinde yazdığı bu satırlarda gerçek payı vardır. Kendi çalışmalarının da Marksizm-Leninizm açısından çok tartışılacak yönü vardır; ama gerçekten Kıvılcımlı dışında parti içinde “ülke orijinalitesini araştıran” bir başka teorisyen olmamıştır.

Örgüt

Kıvılcımlı, bu çalışmalarının aslında en sert mücadele biçimlerinden birisi olduğunu ve partinin bürokrat revizyonist yöneticilerine karşı içeriden yürüttüğü muhalefetin hangi sonuçları doğurabileceğini yaklaşık kırk yıl sonra gözleriyle görecektir.
Kıvılcımlı’nın TKP’nin örgütsel yapısına yönelttiği ilk ciddi eleştirilerin tarihi, 30’lu yılların hemen başındadır.
30’lu yıllarda, bütün dünyada yükselen devrim ve demokrasi mücadelesinin, Türkiye’de de yankılanması ve sosyalizm ekseninde toparlanmasının sonuçlarını, başta örgütsüzlük problemiyle yaralı bulunan TKP’nin karşılayabilmesi olanağı görünmüyor. Kıvılcımlı, TKP’nin başta hizipleşme olmak üzere, çeşitli savrulmalara ve küçük burjuva sapmalara açık hale geleceğine işaret ediyor.
“Hareket partileştikçe, radikalleşen yığınların, devrimcileşen orta sınıfların çekim merkezi ve odağı parti oluyor. Tekelci sermayenin baskısına ve ezişine dayanamayan küçük burjuva unsur, başka sınıfların devrimcileri, merkeze doğru dışarıdan partiye doğru yerçekimine ve akıntıya tutuluyorlar.”
Kıvılcımlı, Parti’nin Bolşevizm’e sımsıkı sarılarak, “çelikten bir Marksist-Leninist ortodoks çekirdek halinde pratik ve teorik, biricik gerçek sosyalist partiyi gerçekleştirmek, kitaptan hayata geçirmek” yolunda önlemler alması gerektiğini vurguluyor.
TKP içinde, o dönemde, devrimci dalganın yarattığı yönelimi kanalize etmek, yönlendirmek ve “partili kılmak” konuları üzerinde bir tartışma bulunmaktadır. Parti içinde ve dışında bir kısım sosyalist, yığın hareketinin karakteri ve yönlendirileceği hedef konusunda gerici tespitler yapmaktadır. Türkiye’nin tarih sahnesine “geç gelmiştir.” Sayıca nüfusun az bir bölümünü teşkil etmektedir. Burjuvazinin “antiemperyalist devrimciliğine” daha fazla güvenmeyle, devrimci sosyalizme yabancı, burjuva kuyrukçusu ve reformist bir akım doğar. Bunlar, Dr. Hikmet’in eleştirisinin konusu olur.
“Garip değil midir ki, bizde ‘işçi sınıfı yoktur’ ya da ‘yok denilecek kadar azdır’ diyen oportünistler kimlerdir? Türkiye’de bütün musallatlığıyla yaşayan bir kapitalist sınıfın ‘anti emperyalist’ cephesine hayran ve kul olanlardır.” (s. 55)
Bu tür teorisyenler, Kıvılcımlı’nın yoldaşlarıdır, partinin merkezinde bulunmaktadırlar. Kıvılcımlı, işçi sınıfının toplumsal etkinliğinin zayıflığından hareket ederek onun niceliğini ve niteliğini tartışanlara karşı, bu eksikliğin dolaysız olarak “örgütsüzlükten”, “politik olarak örgütsüzlükten” kaynaklandığını gösterir. Bu, günümüz koşullarında da açıklayıcı özelliğini kaybetmemiş olan devrimci bir tespit ve eleştiridir.
“Türkiye’de geniş ve elle tutulur açık (politik ya da ekonomik) işçi örgütlerinin bulunmayışı, neyi gösterir? Türkiye işçi sınıfının devrimci mücadelesinin yokluğunu değil, salt legal alandan terörle kovulduğunu gösterir.” (s. 56)
“Türkiye’de işçi sınıfının niceliğini ve niteliğini de inkâr etmek, sınıflar savaşının tarihini bilmemekten ya da bilmezliğe gelmekten başka bir anlam taşımaz. İşçi sınıfının gerek dünya, gerekse bir ülke devriminde ‘pasif’ kalacağını ummak nedir? Türkiye’de işçi sınıfı yerine bir işçi mezarlığı düşünmektir.” (s. 57)
Kıvılcımlı, “proletaryanın ülke içinde tarih sahnesine geç gelmiş olması” kavramının ifade ettiği durumun, devrimci bir taktik ve örgütlenme planı çerçevesinde ele alınırsa avantaj haline getirilebileceğini söyler. Fakat TKP içinde, bu eleştirileri ciddiye alarak gereğini yerine getirmeye koyulacak güçte bir önderlik ya da eleştirileri partinin güçlenmesi için kullanabilecek nitelikte bir kadro birikimi yoktur.
Örgütlenmedeki geriliğin de sebeplerinden biri, işçi sınıfı ile devrimci bir politika temelinde ilişkinin gerçekleştirilmemiş olmasıdır. Bu durum, işçi sınıfının mücadelesine uzaklığın teorileştirildiği Aydınlık dergisi türünde bir oportünizme yol açarken, işçi sınıfı içinde Kıvılcımlı’nın deyimiyle ‘aristokrat tabaka’yla ilişkinin tercih edilmesine yol açmaktadır.
Dr. Hikmet, Amele Teali Cemiyeti’nin “Parti’nin oraya sokulmasından dolayı” battığını söyleyenlere karşı şu cevabı vermektedir:
“Bu ‘çaresiz’ Cemiyet’i batıran nedir? Her şeyden önce, onun içinde kuyrukçuluğu işleterek sınıf siyasetinden uzaklaşmasını ve bir aristokrat işçiler kahvesi ya da gazinosu halinde soysuzlaşmasını körükleyen kuyrukçuluktur. Sonra, cemiyetin bir kitle oluşumu olmaktan çıkması üzerine, gerçek sosyalist politika ve taktikle hareketi derinleştirememesi ve kökleşmemesi yüzünden derneğin ölümünü kolaylaştıran gene kuyrukçuluktur.
Demek ki iş kuyrukçuluğun iddialarının tam tersidir. Amele Teali Cemiyet, Marksist Partinin gerçek sosyalist etkisi altında layıkıyla kalmadığı için, kuyrukçuluğa saptığı için çökmüştür.” (Yol-1, s, 229)

Eylem

Kıvılcımlı’nın TKP’yi eleştirirken ortaya koyduğu tezleri değerlendirmek ve TKP’nin bu tezler ve eleştiriler karşısındaki durumunu görebilmek için onun belli başlı tarihsel anlardaki eylemini incelemek gerekir. Kıvılcımlı’nın bu bakımdan en önemli eseri, “İhtiyat Kuvvet Milliyet (Şark)” çalışmasıdır.
TKP, özellikle Cumhuriyetin ilk yıllarına rastgelen Kürt ayaklanmaları karşısında, Kemalist hükümet kuvvetlerinin tarafını tutmuş, Kürt halk hareketini, feodalitenin başkaldırısı, gerici ayaklanmalar olarak değerlendirmiştir.
Kıvılcımlı’nın, bu bakımdan partinin genel tutumundan farklı ve özellikle o günlerin koşulları göz önüne alındığında, devrimci bir tavır takındığını görüyoruz.
Kıvılcımlı’nın “Şark Meselesi” üzerine çalışmalarının bir bölümü, Ermeni halkına ayrılmıştır. Ancak, Ermeniler, o dönemde de toplumsal bir faktör olmaktan devlet terörü ile uzaklaştırılmış olduğu için bu konu, Kıvılcımlı’nın çalışmalarında fazla yer tutmaz. Kıvılcımlı, 1915 soykırımından sonra bölgede kalan Ermenilerin büyük bir bölümünün Kürtleşmekte olduğunu, dil ve din özellikleri bakımından Kürtlere yaklaştıklarını tespit ederek, Kürt sorunundan ayrı bir Ermeni sorununu gündeme almayı gerekli görmez.

“Türkiye: Dış ilişkilerinde ezilen ulus, iç ilişkilerinde ezen ulus.”

Kıvılcımlı, Türkiye’nin durumunu böyle özetlemektedir. Emperyalizm tarafından ezilen ve sömürülen Türkiye, içeride ezen ulus rolünü oynamaktadır.
“Bugün, Türkiye nüfusunda önemli bir toplam tutan iki ulusal varlık var: Türklük - Kürtlük. Siyasal, ekonomik egemenlik ve üstünlük Türk burjuvazisinde olduğu için, Kürt halkı, mistik ve belirsiz ‘Doğu illeri’ sözcüğü altında, özel ve gizli bir sömürge, şiddetli bir asimilasyon ve daha doğrusu bir yok etme siyasetine uğratıldı. Kemalizm bu sömürgeci, yok etme siyaseti, birçok tarihsel ve siyasal zorunluluklar yüzünden, uluslararası denge içinde bugüne kadar adeta tarafsız bir ilgi ya da ilgisizlikle görüldü. (...) Kemalizm, Doğu illerinde, şimdiye kadar emperyalizmin oyuncağı olan derebeyi unsurlarla çarpışıyor görünebildi... Oysa derebeyliğin Kürdistan’da ayaklandırdığı ya da ayaklandırabildiği yığınlar için söz konusu olan şey, dini alet etmek ya da emperyalizme alet olmaktan çok, ekonomik ve ulusal baskıya karşı bir tepkiydi. Yani Kürt halkı, zulüm denizine düşen her zamanki bir insan gibi, emperyalizm ya da feodalizm yılanına sarılmaktan başka bir şey yapmıyordu.” (Yol-2, s. 326)
Bu görüşler, TKP’nin konuya ilişkin görüş ve tutumlarından tamamen farklıdır. Eleştirilen görüşler, TKP’nin temel değerlendirmeleridir. Kıvılcımlı, Kürt halk yığınlarının ulusal kurtuluş talepleriyle bu taleplerin emperyalist ya da feodal önderlikler tarafından istismar edilmesini birbirinden ayırmaya çalışarak, halkın yanında bir tutum takınmaktadır. İddialarını tarihsel araştırmalara, güncel istatistiklere, gazete haberlerine dayandırmakta, böylece TKP’nin merkez yönetici kadrolarını sarsacak bir dizi kanıt sunmaya çalışmaktadır.
Kıvılcımlı, Kürt ulusal sorunu ve hareketini, bir başka siyasal gerçeğin görülebilmesi için de araç olarak kullanmaktadır: Kemalist yönetimin faşist diktatörlük niteliğinin sergilenmesi... Bu tespit TKP için tamamen yabancı ve kabul edilemeyecek bir tezdir. Fakat Dr. Hikmet, Kürt halk hareketinin temel karakteristikleriyle Kemalist hükümetin Kürt halk hareketine karşı tutumu arasındaki ilişkiden hareket ederek, rejimin siyasal karakterini çözümlemeyi başarabilmiştir.
Bu çabalar, TKP’nin genel politik ve taktik çizgisini etkilememiş, bu anlamda TKP’nin niteliklerinin açığa çıkarılmasına hizmet etmiştir. Kıvılcımlı, Kürt sorunu karşısındaki tutumları, demokratizmin ve devrimciliğin kıstası olarak kullanarak, TKP’nin devrim, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi hakkındaki tutumunu deşifre etmiştir. Hem de TKP’nin kuyruğuna takıldığı ve sürekli olarak “antiemperyalist”liğini propaganda ettiği Türk burjuvazisinin belli başlı özelliklerini teşhir etmiştir.
Bu özellikleri dikkate alındığında, Kıvılcımlı’nın Kürt ulusal sorununa ilişkin tezlerinin, o yıllarda daha sonra yanlışlanacak özellikler taşıması fazlaca önemli değildir. Çünkü bu eksende mücadele, Kemalist diktatörlüğe karşı bir teşhir çalışması olarak kalmıyor, aynı zamanda TKP’nin ulusal ve uluslararası zemine atılım yapması için bir başlangıç noktası gösterebiliyordu. Örneğin, Dr. Hikmet, o tarihte, Enternasyonal Komünist Hareketin de, ulusal sorun konusunda, TKP’den daha ileride olmadığını söyler. Bu alanda TKP tarafından atılacak bir adımın, uluslararası komünist harekette olumlu etkiler yaratacağını belirtir.
Dr. Hikmet’in Kürt sorunu hakkındaki çalışmaları, Parti’yi eyleme çekme, devrimci eylem alanları hakkında bilgilendirme ve bir özeleştiri kapısı açarak oradan halk hareketinin sıcak ortamına geçme çağrısıdır. İşte asıl bu yüzden TKP, Dr. Hikmet’in çalışmalarına önem vermemiş, bu yazılar uzun yıllar kimsenin okumadığı, varlığından haberdar olmadığı yazılar olarak kalmıştır.
Kıvılcımlı’nın, TKP’nin pasif, görünüşü kurtarmaya yönelik sözde eylem anlayışını teşhir etmek ve kırmak için bir başka sloganı devreye soktuğunu görüyoruz: Legaliteyi istismar!
TKP, ağır illegal çalışma koşullarını, daima eylemsizliğinin, etkisizliğinin, kitleler içinde bulunmayışının gerekçesi yaparak, sınırlı ve etkisiz hareket alanını savunmaya çalışırken, Kıvılcımlı, legalitenin bulunduğu kadarıyla Parti faaliyeti lehine istismar edilmesini öneren bir dizi plan hazırlayarak Parti’ye sunar. Önerileri, her militanın hemen aklına gelebilecek türden basit mücadele biçimlerinden, karmaşık örgüt ve propaganda tekniklerine kadar uzanan bir dizi oluşturmaktadır. Çalışmasını özetlerken, temel bir ilkeden yola çıktığını belirtir: İllegal faaliyeti, legal faaliyetle birleştirmek. Ve pratiğin içinde bulunulan koşullarda, bunu başaramadığını tespit eder.
Kıvılcımlı, TKP’nin iç işleyişini, mücadele olanakları karşısındaki tutumunu, mücadele biçimlerini birbirine bağlayışını, taktik ve stratejik sorunlarını derinlemesine inceler, gözünü kırpmadan eleştirir ve öneriler getirirken, aslında TKP’nin siyasi ve ideolojik bakımdan çizdiği genel sınırları ve oportünist açmazları aşamaz. Eleştiri ve önerilerinde, Marksizm-Leninizm bakımından hatalı ve ülke gerçekleriyle tutarlı olmayan, somut koşulların somut analizine değil, daha çok kurguya dayanan özellikler bulunabilmesinin nedeni de budur.
TKP’nin gitgide daha da sağa savrulması, SSCB’de modern revizyonizmin iktidara gelişi ve TKP’nin bir süre sonra likide edilmesi, Kıvılcımlı’yı, Türkiye’de mücadeleyi sürdürme azmiyle dolu birkaç eski tüfekten biri haline getirir. Makale ve kitaplarında, 30’lu yıllarda başlayan eleştirel tutumunun içinde bulunan sağ ve teslimiyetçi yanlar, daha da açılıp Kıvılcımlı’nın siyasi ve ideolojik bakımdan esas karakteri olacaktır.

“Yol”un Sonu

Teoride savunulan doğru, önerilerin içeriğinde bulunan devrimci öğeler, bir dönem için muhalefet konumunda bulunurken ileri sürülen taktik ve stratejik atılım talepleri, kendilerinin pratikte sınanacakları bir zamana kadar görünüşte taşıdıkları devrimciliği koruyabilirler. Kıvılcımlı’nın, kendi içlerinde de önemli zaaflar taşıyan öneri ve eleştirileri bir ölçüde içerdikleri devrimci özellikleri ve işçi sınıfını esas almaya özen gösteren tavrını gitgide kaybetmiş ve sonunda, genel ve sistemli TKP revizyonizminin sınırları içinde bu sistemin bir parçası haline gelerek, kendine özgülüğünü de kaybedip proletaryanın eylemini ve komünizmin hedeflerini esas almayan bir küçük burjuva darbeciliğine dönüşmüştür.
Kıvılcımlı’nın ulaştığı siyasi sonuçların geçmişteki teorik çalışmalarında ve eleştirilerinde de kendisini gösteren ve genel içerikleri bakımından Marksist sınıf mücadelesi teorisine aykırı tespitlerinde temellerini bulduğunu görebiliriz. Bu tespitlerin ve Kıvılcımlı’nın sınıf mücadelesi teorisi karşısındaki durumunun açığa çıktığı alan, doğrudan doğruya devlet ve onun kurumları karşısında takındığı teorik ve pratik tutumdur.

Teorik Analizinde Türk Ordusunun Yeri

Kıvılcımlı’yı, hayatının son günlerindeki eğilimleri ve eylemleri bakımından değerlendirirken, o günün koşullarında taşıdığı ruh halini göz önünde tutmak zorunludur.
Ömrünün son günlerinde, tuttuğu güncesine şunları yazıyor:
“Gece her yarım saatte bir kıvrandırıcı ağrılarla uyanıp sabaha dek taşındım. (...) Dayanılmaz ağrılar her şeyi unutturuyor. Ne zalim hastalıkmış bu kanser? (...) Onun kötümserliği altında intiharı bile düşündüğüm oluyor. Başkalarının ve kendimin başına bela olacağıma, sükûnetle çeker giderim şu dünyadan. (...)
TKP kanseri, ondan beter çıktı... bu politik kanserimiz, bütün kanamalarıyla savaşı yavaşlatmış ve en sonra bugünkü soysuzlaşmaya dayanmıştır.”
Kendi militan hayatıyla ve bütün ömrünü uğruna hizmetle geçirmeye çalıştığı Partisinin iç hayatıyla olan hesaplaşmasını sürdürürken, o anda ne yapması gerektiğini tartışır. Ömrünün son on gününde, gerek fiziksel olarak, gerekse ruhsal bakımdan, yukarıdaki satırlarına da yansıyan büyük bir yıkıntı ve umutsuzluk içinde bulunduğu bir sırada, Berlin’den iki mektup yazar.
Mektuplarından biri, idam cezası istemiyle yargılanmak üzere kendisi hakkında tevkif müzekkeresi çıkarmış bulunan Sıkıyönetim Mahkemesi’nedir.
Kıvılcımlı, mektubunda, Türkiye’den kaçmadığını, yurtdışına çıkış izni verilmediği için sahte kimlikle tedavi görmek için yurtdışına çıktığını, Türk ordusunun adaletine hesap vermekten kaçınmayacağını, Sıkıyönetim Mahkemesi’ne teslim olmak istediğini, bunun için dönüş hazırlıklarını sürdürdüğünü ve hastalığının kendisine bir parça ayakta kalabilme izni vermesini beklediğini yazıyordu.
Bütün polis işkencelerinden alnının akıyla çıkmakla haklı olarak övünen, uzlaşmazlığı ve kavgacılığı ile TKP kadroları içinde nam salmış bulunan bu yaşlı militanın siyasi hayatının maddi hayatından önce son bulmasına yol açan bu teslimiyet mektubu, Türk basınında, Kıvılcımlı’nın ölüm haberiyle birlikte yayınlandı.
İkinci mektup ise Brejnev’e, 30 Eylül 1971 tarihinde yazılmıştır. Kendisinin “Sosyalist ülkelere” sokulmayışını protesto ve şikâyet eden bu mektubuna açık ve pratik bir cevap alarak, “Sosyalist Blok”un bütün ülkelerinden, kendi deyimiyle, “kapı dışarı edilmiş” ve sonunda Yugoslavya’ya sığınmış, orada 11 Ekim 1971’de ölmüştür. Biri bütün ömrü boyunca uğruna mücadele ettiği sosyalist ideallerin kalbi olarak gördüğü Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin Sekreterine, diğeri de mücadelesinin hedefinde duran burjuvazinin devletinin bir kurumuna, iki mektup...
Kıvılcımlı’ya bu trajik sonu hazırlayan tarihi ve siyasi nesnel süreçlerin yanında, kendi teorik ürününün de rolü bulunduğunu söylemek insafsızlık olmayacaktır.
Türkiye’nin siyasi tarihinde darbelerin yeri ve anlamını, Türkiye solu, ilk kez 12 Mart sonrasında ciddi olarak tartıştı ve geçmişe oranla, askeri darbeler karşısında daha net bir tavır geliştirmek için 12 Eylül zulmünün kendisine sunduğu geniş malzemeden yararlanabildi.
Bu iki tecrübeyi göz önünde tutan siyasi değerlendirmeler açısından, Kıvılcımlı’nın mektubu, ilk elde ve soyut olarak açık bir teslimiyet mektubu olarak görünecektir. Fakat Kıvılcımlı’nın genel teorik yaklaşımı göz önünde tutulduğunda, onun, Brejnev’den adalet isterken taşıdığı açıklık ve içtenlikle, Türk ordusundan da adalet isteyebileceği görülecektir. Böylece, söz konusu mektup, siyasi ahlak bakımından yargılamaya konu olacak bir belge olarak değil, bir teorik yaklaşımın ulaştığı son nokta olarak anlam kazanacaktır.

“İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz”

Kıvılcımlı için, 27 Mayıs askeri darbesi İkinci Kurtuluş Savaşı’na uzanan bir yoldu. (Bkz: 27 Mayıs, Yön’ün Yönü, Devletçiliğimiz. s. 80) Ya da “27 Mayıs, geleneksel ilmiyemizin (üniversitenin) yaptığı bilimsel ve gidimsel kışkırtma üzerine, seyfiyemizin (ordumuzun) kılıcını ortaya atmasıydı.” (Agy)
Kıvılcımlı, 27 Mayıs sonrasında bir tür solculuk işareti olmaya başlayan “devletçilik” savunusunu yapanlara karşı, kavramın sınıf içeriğini açıklar ve eleştirirken, devlet ve sınıf hâkimiyeti ilişkisi üzerinde Marksizm’in temel ilkelerini ve tezlerini de savunur.
Modern toplumun kapitalist üretim temeli üzerinde başlıca sosyal sınıflar: 1-Kapitalist sınıfı, 2-İşçi sınıfıdır.” (Age. s. 95) Kıvılcımlı, Yön dergisi etrafında etkinlik gösteren ve 27 Mayıs’ın “ilericiliği” hakkında kanı yerleştiren çevrelere karşı kendi konumunu açıklamaya çalışırken, daima bu kıstasları öne sürer. “Devletçi sosyalizm” sloganıyla politika yapan “ilericiliği” eleştirirken, Marksizm’in temel tezlerine dayanır. Bu, onlarla aynı kavram cephaneliğini kullanma kaygısının ürünüdür. Örneğin, Yön dergisi, “İkinci Kurtuluş Savaşı”ndan söz etmektedir, Kıvılcımlı “Kuvayı Milliye seferberliği” sloganını kullanmaktadır, Vatan Partisi tüzüğünde, “Mübarek İktisadi Kuvayımilliye seferberliği” terimini kullanmıştır. O, bu benzerliği, kendisi tarafından konulmuş ilkelerin tahrif edilmesi çabası olarak görür ve “devletçi sosyalist”lerin bu slogan ve terimleri kullanmasının, “düşünce ve davranışları bulandırmak” amacına dönük olduğunu söyler.
Kıvılcımlı’nın bu kavramlara verdiği içerik ya da o dönemde yaşanan olaylara yakıştırdığı yorum, Marksizm’le ne kadar uyuşmaktadır? Kendisinin vurgulamaya çalıştığı farklılık, gerçekten var mıdır? “Devletçi sosyalistler”le kendi görüşleri arasına köklü ve sınıf farklılığı olarak açıklanabilecek ciddi bir karşıtlık var mıdır?
Hikmet Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs değerlendirmelerinde, “hayıflanma” denilebilecek bir saptama, önemli yer tutmaktadır. Ona göre, darbeci subaylar, işçi sınıfına dayansalardı veya başlıca destekçileri olarak bu sınıfı gözeten bir politika izleselerdi, 27 Mayıs, sosyalizm yolunda ilerleyebilir, en azından bir demokratik devrim karakteri kazanabilirdi!
 “Yön”cülüğe yöneltilen eleştirilerin, devletçilik üzerine tekrarlanan Marksist önermelerin hepsinin bir yana atıldığı, unutulduğu, geçersiz kılındığı nokta burasıdır. Kıvılcımlı, sınıf pusulası, devlet ve devrim teorisi gibi “şaşmaz devrimci doğruları” bir kenara bırakarak, 27 Mayıs’ı gerçekleştiren subaylardan, demokratik bir halk devriminin gerçekleştirebileceği bir programın uygulanmasını bekleyebilmekte, darbeci ordunun “çarıklı köylülere, hırpani işçilere” dayanmayı seçmesinin yeteceğini düşünmektedir.
Bu nokta onun, TKP’nin ve ömrünün sonunda derin açmazlarını keşfetmeye başladığı Sovyet revizyonizminin temel tezleriyle buluştuğu noktadır. O, bir yandan, SSCB-KP’nin yaygınlaştırdığı “Kapitalist olmayan yoldan kalkınma” teorisinin kılavuzluğunda bu sonuçlara ulaşmaktadır, diğer yandan, kendisine ait olan “Tarih tezi”nin sonuçlarını dile getirmektedir.
27 Mayıs’ta Dr. H. Kıvılcımlı için ordu, hangi sınıfa dayanarak devrim yapacağını bilemediği için yolunu şaşırmış bir devrimciler grubudur. Ona, hangi sınıfla birleşmesi gerektiğinin anlatılması gerekir. Ordu, halka hizmet ve reform yapmak istemektedir, ona, işçi sınıfıyla birleşmesi gerektiği gösterilirse, “vurucu güç” olarak görevini yerine getirebilir:
“Kendisine: Gel kardeşim, sınıflı toplumun kişi olarak her insanı az çok aşağılık kompleksiyle hastadır. Burjuvalar da hastadırlar. Ama sosyal sınıf olarak davrandılar mı, birbirlerini kıracaklarına sınıf bilinciyle birleşirler ve toplumda kendilerine halka karşı yardımcı güçler ararlar ve bulurlar.
Eğer gerçekten ‘halka hizmet’ ve ‘büyük reform’ götürülecekse, o işçi sınıfının manivelasına sarılmaktan başka çıkar yol yoktur denilse, ne karşılık alınır?”
Kuşkusuz, Dr. H. Kıvılcımlı’nın umduğu cevap alınamazdı. O, bir bakıma, ordunun böyle bir çağrıyı kendisine ulaştıran, o bilinci kendisine götüren kişiye (partiye) “iyi ki söyledin, ben de bunu arıyordum” diyerek hemen peşinden gelebileceğine safça inanıyordu.
Kıvılcımlı, aynı sistemli hatayı, 12 Mart darbesi karşısında da tekrarladı. Kendisiyle ilişkide olan devrimci genç subayları, ordunun tümünü temsil ediyorlarmış gibi kabul etti. Daha ötesi, onların devrimciliğini, sosyalizme yönelmiş olmalarını, ülke ve dünya koşullarıyla değil, ordunun devrimci bir geleneğe sahip olmasıyla açıklamaya girişti. Bu yüzden, 12 Mart askeri darbesini destekledi.

Kapitalist Olmayan Yoldan Kalkınma Teorisi

Sovyetler Birliği 1956’dan sonra anti sömürgeci, antiemperyalist milliyetçi hareketleri tanımlayan bir teori geliştirdi. “Kapitalist Olmayan Yoldan Kalkınma” denilen bu siyasal model, özellikle BAAS (Birleşik Arap Sosyalist Partisi) hareketinde ifadesini bulan milliyetçi programları desteklemek ve Sovyetler Birliği’ne bağlı kılmak amacını güdüyordu. Bu yol, “kapitalizmin sakıncalarından” arınmış, ama sosyalist de olmayan bir “ara biçim” öneriyordu.
Bu modelin “kapitalist olmayan” adını taşımasının gerçekle bir ilişkisi yoktu. Model, o ülkelerin azgelişmiş kapitalizmlerini geliştirmekten, milli burjuvalarını palazlandırmaktan öte bir amaç taşımıyordu.
Sovyet ideologları bu konuda art arda yayınlar yapmışlar, konuyu teorize etmişlerdir: “Geri bir toplumda ordu, ulusu sağlamlaştırıcı bir unsur haline gelir. Özel durumunun bilincinde olan ordu, öncü ve tarihi görev taşıyıcı rolünü geliştirmeye başlar. Ondan sonra yüksek hakem ve bütün ulusun sembolü olarak sosyal sınıflar üstü tek güç olma görevini de üzerine alacağı ikinci aşamaya sadece bir adım kalır.”
Kıvılcımlı, bu tezlerden beslenen görüşünü bir yazısında şöyle açıklıyordu: “En gerici ordu bile, iktidara gelince, finans kapitali devletleştiriyor... İktidarda kalmak için ne yapacak? Nereden gelir temin edecek? İster istemez ilerici bir rol oynuyor... Dünya ve ülke şartları onları buna itiyor.”
TKP ve onun temel siyasi tezlerini hiçbir zaman komünizm esaslı bir eleştiriden geçirmemiş olan Kıvılcımlı’nın, 27 Mayıs askeri darbesinden bu modele uygun sonuçlar bekledikleri, denetimleri altında olmayan bu hareketi kendi planları içine çekmeye çalıştıkları görülüyor.
Dr. Hikmet’in, 27 Mayıs’ın ertesinde kaleme aldığı “İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz-Ekonomik Kurtuluş Savaşımız” başlıklı broşürü bu hedefe yöneliktir ve bir programdan yoksun bulunduklarını düşündüğü darbecileri etkileyerek onları demokratik bir mevziiye çekme isteğini taşımaktadır. Bunu yaparken, kendi temel görüşlerinden vazgeçmeyi, Marksizm-Leninizm’den kopmayı, işçi sınıfını ve emekçi halkı dışarıdan ve darbeler eliyle kurtarılacak bir yığın halinde düşünmeyi içine sindirmesi gerekmiştir.

Sonuç

Ama bundan da trajik olanı, onun hayatının sonunda, bütün bu teorik çerçeveyle çelişmeyen, hatta bunun mantıksal sonucu diyebileceğimiz bir tavırla, Sıkıyönetim Komutanlığı’na bir teslimiyet mektubu yazmış olmasıdır. Onun tarih teziyle başlayıp, Sovyet revizyonizminin “Kapitalist Olmayan Kalkınma Yolu” teorisinde kendisine genel bir pratik çerçeve bulan tarihsel uzlaşmacılığı, onun geçmişinde saygıyla anılmayı hak etmiş bütün mücadele anlarını karartmıştır. Örgütçülüğü, teorik birikimi ve verimi, direngen ve savaşçı kişiliği, başından beri teorisinde karanlık bir leke gibi duran “Türk ordusunun devrimci geleneği” kavramına kurban gitmiştir.
Derslerle dolu bu büyük hayatın gösterdiği temel gerçek, şöyle özetlenebilir: Sınıf mücadelesinin uzun ve güçlüklerle dolu yolunda, ister bir parti olsun, isterse bir militan, büyük başarılar, direnişler ve kavgalar ve verimli bir teorik yaşam geçirmiş olsa da, tarihin yargısı karşısına bütün bunların ulaştığı en son noktayla çıkarlar.
Bir devrimci, önünde sonunda, en güçlü ve en devrimci yanları kadar değil, kırılmasının ve dağılmasının gerçekleştiği son nokta kadar, kendi en zayıf halkası kadar devrimcidir.

YORGO BACA'NIN SEMPOZYUMDA SUNACAĞI "DR.HİKMET KIVILCIMLI'NIN PROLETER DEVRİMİ ANLAYIŞI" BAŞLIKLI YAZISI

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Proleter Devrimci Anlayışı

Yorgo Baca
Türkiye sosyalist ve komünist hareketin en özgün, teorik olarak üretken isimlerden biri olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı günümüzde de yeni proleter nesillere ve sosyalizm mücadelesine ışık tutmaya devam edecektir.
Devrimci hayatını sosyalizm mücadelesine adamış olan mühim simgelerden biri sayılır.
Kendisi mücadele uğruna hayatının toplam 22 yılını hapishanelerde geçirdi. Türkiye Komünist hareketinde Kıvılcımlı’nın çok mühim bir yeri vardır. Doktor’un tek suçu sosyalist devrimci fikirlere sahip olmasıdır.
O yeni devrimci nesillere zengin bir teorik birikim bıraktı. Diyalektik Materyalizm’den Tarih Bilimi, Sosyalizm, Siyasal-Sosyal Bilimler üzerinde nice çalışmaları oldu. Ömrü boyunca, kırktan fazla kitap, broşür ve makale yazdı.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı, 1902 yılında Makedonya’nın Priştine şehrinde doğdu. Genç yaşta ülkesinin emperyalistler tarafından işgal edilmesine tanık oldu ve Kuvva-yı Milliye’ye iştirak ederek ulusal mücadelede bulundu. Daha sonra İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki tahsil müddeti zarfında sosyalist fikirlerle münasebeti gerçekleşti. Dolayısıyla H. Kıvılcımlı Mustafa Suphi ve yoldaşlarından sonra; ilk Türk komünistlerden sayılır.

Hikmet Kıvılcımlı Mukavemetinin İlk Adımları

Savaş esnasında Kıvılcımlı Kuvva-yı Milliye milis örgütüne katılarak ülkenin emperyalistlerce işgaline karşı mukavemette bulundu. Hikmet Kıvılcımlı İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki tahsil esnasında proleter devrimci harekete katıldı.
Yeni proletarya partisi Mustafa Suphi tarafından Eylül 1920 de Bakü’de kurulmuş olan TKP’dir. Anadolu’da o vakit resmi olarak kurulmuş olan Halk İştirakiyun Partisi’nin kongre için Ankara’ya yaptığı resmi müracaat reddedilmişken, aynı zamanda Türkiye Komünistleri Bakü’de ilk kongrelerini yaptı.[1]

“Onbeşler”e Tenkit

Hâlbuki daha sonra Hikmet Kıvılcımlı, TKP’nin lideri olan Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı ile beraber Sovyetlerden ülkeye dönmelerine karşı çıkıyor ve ciddi bir eleştiride bulunuyor.
Yani Mustafa Suphi’nin yoldaşlarıyla beraber Türkiye’ye dönmesinin zaman ve mekâna tabi iş olmadığını belirtiyor. Hâl böyle olunca Yol tezlerinde problematiğini ifade etmek için “Mustafa Suphi anarşist miydi?” sualini kullanıyor. Anadolu İhtilali ile Ekim Devrimi’ni mukayese ederek Mustafa Suphi’nin hata ettiğini belirtiyor ve onun bu eylemini anarşist Bakunin’e benzetiyor.[2] Yani Doktor bu eylemi açıkça volontarizm olarak niteleyip tenkitte bulunuyor.
Dr. Kıvılcımlı, ayrıca “Onbeşler”in ülkeye dönmesini yorumlarken; “Yalnız sosyalist devrim yapmak için gitmemişlerdir; herhalde anti-emperyalist mücadeleye katılmak için gitmişlerdir.” fikrine varıyor. Fakat diğer açıdan Marksizm-Leninizm’e göre ulusal mücadelenin proletarya ihtilaline dönüşmesinin icap ettiğini ve aynı zamanda bu iki aşamanın, birbirine bağlı süreçler olduğunu kaydediyor. Bence gayet doğru bir tespittir. İşte “Onbeşler” bu duruma göre hazır değildiler. Çünkü burjuva paşalarının ikiyüzlüce vaatlerine kanarak harekete geçmişlerdi. Zaten paşaların mukavemeti, yeni Sovyetler devletine güvenerek oldu. Sovyetler onlara maddi ve manevi büyük destek verdi.
Mustafa Suphi ve yoldaşları da proletarya diktatörlüğüne güvenerek ülkeye dönme kararı aldılar. Fakat bu dönüş, Anadolu’daki mevcut nesnel ve öznel şartları dikkate alınmadan yapıldı. Yeni Sovyet devletinin ihtiyacı, müstakil Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurulması ve İngiliz-Fransız emperyalizmine karşı bir tampon devlet rolü oynamasıydı.
Ve müteakiben, paşalar bu statünün oluşmasını fırsat bilip Karadeniz sularında “Onbeş”ini de boğdurarak yok ettiler.[3]
Velhasıl, Türkiye’de komünist hareket, henüz devrimci mücadeleye başlamadan burjuvaziden güçlü bir darbe yemiş oldu. Bu olgu bütün devrimciler için yaşanan bir tarihtir.

Proletarya Partisinin Kuruluşu

Yirminci asrın başında, bütün ülkelerin proletaryasının iki olgu tarafından etkilendiğini söyleyebiliriz:
a-1918 de Almanya da proleter ihtilalin yenilgisi;
b-1917’de Büyük Proleter Ekim İhtilali’nin zaferi.
Birinci emperyalist paylaşım savaşının bitiminde bir sosyal devrimle yüz yüze gelen devletlerden biri olan Almanya’da; Roza Luxemburg ve Karl Liebknect önderliğindeki proletarya yenilgiye uğradı. Bu yenilgi, Alman sosyal-demokratların ihanetinden dolayı oldu.
Yüce Lenin ve Troçki, o dönemde Avrupa’da bir ihtilalin patlamasını bekliyordu. Bu yeni gelişme; hem büyük Sovyet Ekim İhtilali’nin uzun ömürlü olmasına hem de neticelerinden Avrupa’daki ihtilal oluşumlarının etkilenmesine yol açacaktı. Nitekim Sovyetler Birliği’nin önderleri, tek ülkede sosyalizmin inşası tezine intibak ettiler. Yani Sovyet Bolşevikleri, tek ülkede sosyalizmin inşasına başlamış oldular.
1919 da yani Mütareke döneminde, bu genel durumdan etkilenen işçi ve öğrenci grupları taşradan gelerek, İstanbul’da, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Partisini kurdular.[4] Dr. Şefik Hüsnü ve taraftarları, 20 Eylül 1919 tarihinde Kurtuluş adında sosyalizmden bahseder bir ilim ve sanat mecmuası yayınlanmaya başlamışlardı. Kurtuluş dergisinin ilk sayısında yayınlanan manifestosunda, iki temel ilke belirtmekteydi:
a-Türkiye’nin Batı boyunduruğu altına girmesini önlemek;
b-Türkiye’yi modernleştirmek, çağdaş seviyeye getirmek.
Tarihçil ortama göre “Demokratik Devrim” stratejisinin ilk biçimini ortaya koyuyordu.[5] Kurtuluş, bir süre İstanbul’da yayına devam etti.
Bölünmeden sonra İstanbul’da kalanlar Aydınlık dergisinin yayınına başladılar. Anadolu’da ise, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası kurucuları Yeni Hayat mecmuasının kadrosunu oluşturmaktaydılar.[6] TİÇSF, gizli TKP ile birlikte hareket etmekteydi ve Dr.Şefik Hüsnü Değmer ile Sadreddin Celal, 1922 tarihinde aktedilen Komintern’in III Kongresine TKP delegeleri olarak katıldı.[7]
1924’te Moskova’dan İstanbul’a gelen Şevket Süreyya Aydemir, TİÇSF’nin ve gizli TKP’nin azası oldu. Aydemir, Bakü Kurultayı toplandığı sırada henüz Bakü merkezli TKP’ye aza olmadığını belirtmektedir. Ş. S. Aydemir, Kurultay sırasında Komintern’in Radek ve Zinoviev gibi mühim zatlarını ilk defa Bakü Kurultayında dinlemişti.[8] Bakü Kurultayı Ş.S. Aydemir’i etkiledi ve siyasal fikirlerinde bir dönüşüm geçirmesine yol açtı.
Lozan’dan sonra Aydınlık dergisinde Dr. Şefik Hüsnü ve Vedat Nedim (Tör), Türkiye’nin iktisadi durumu hakkında anti-emperyalist muhtevalı ve ülkenin iktisadi bağımsızlığının sağlanmasının icap ettiğini öne süren makaleler yazmaktaydılar.[9] Bir müddet sonra Orak Çekiç dergisini çıkarınca yazılarına orada devam ettiler.
1925 yılında, Şeyh Sait isyanı ile beraber Takrir-i Sükûn Kanunu getirilip tüm muhalefet susturuldu; çok partili rejim sona erdirildi. Nitekim Takrir‑i Sükûn darbesiyle Aydınlık ve Orak Çekiç dergilerinin yayını da tamamıyla yasaklandı. Bu darbeden sonra, TKP genel sekreteri Vedat Nedim ve Şevket Süreyya Aydemir, sol hareketi bırakarak Kemalizm’in ideolojik hatlarına geçtiler.[10]
Dr. H. Kıvılcımlı’nın asıl proleter devrimci çalışma dönemi, 1920-1925 yıllarında Dr. Şefik Hüsnü ile birlikte başladı.[11]

1925-27 Tevkifleri

Takrir-i Sükûn darbesinden sonra, her yıl muhalefete karşı müthiş saldırılar oluyordu. Tarihsel olarak Türkiyeli komünistlere uygulanan saldırıları ve devlet tedhişini devamlı tevkiflerden izleyebiliyoruz.
Dr. H. Kıvılcımlı, İstanbul Tıp Fakültesinde iken 1925 yılı TKP II. Kongresi’nde Gençlik Teşkilatlanması MK azalığına seçildi. 1926 ve 1927 tevkifleriyle Doktor Hikmet Hüseyin (Kıvılcımlı) adıyla tevkif edildi. O vakit İstanbul Aydınlık grubundan toplam 27 kişi yargılandı.[12]
Bu davanın sanıkları çeşitli cezalara çarptırıldı. Genel bilgilere göre burjuvazi tarafından yapılan bu operasyonlardan sonra TKP’de birtakım bölünmeler oldu. İstanbul’daki Aydınlık grubu olduğu gibi CHF saflarına katıldı. Dr. Şefik Hüsnü Değmer, Nazım Hikmet (Ran) ve Hasan Ali (Ediz) ülke dışına firar ettiler.
O zamanlar TKP’yi idare eden Vedat Nedim Tör idi. Dr. Şefik Hüsnü ise Partiyi dışarıdan, Komintern’den idare etmeye çalışıyordu. İki lider mektuplaşarak haberleşiyorlardı. Aynı dönem, Dr. Şefik Hüsnü ile Vedat Nedim arasında parti disiplini konusunda birtakım ihtilaflar çıkmıştı.[13]
1926 yılında TKP bir çalışma programı sunuluyor. Programın birinci maddesi “Türkiye Komünist Partisi, bir Sovyet idaresi ile amele-köylülüğün diktatörlüklerini gerçekleştirmek için gerekli şartları hazırlar.” diye radikal bir muhteva arz ediyordu.[14] Yani Marksizm’e göre sosyalizme geçiş aşamasının proletarya diktatörlüğü ile gerçekleşmesinin zaruri olduğu saptamasında bulunuyordu. Geleceğin “Kadrocular”ı, bu gibi radikal tezlere tahammül edecek vaziyette değildi.
1927 yılında Vedat Nedim ve dönek Kemalistleri, partiyi polise ihbar etti; parti kadroları tutuklandı. Dr. H.Kıvılcımlı, sadece üç ay hapis cezası aldı. Daha sonra 1929 tevkifatında yine tutuklandı. Bu sefer, 4,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yine bir aftan faydalanıp tahliye oldu.
1935’te Marksizm Bibliyoteki’ni kurdu. Bu dönemde kendisi kitaplar yazdı; tercümeler yaptı; halkın ve öğrencilerin Marksizm-Leninizm’i yakından tanımalarına yardımda bulundu.

Yol” Tezleri
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın hazırladığı teorik tezleri, “Yol” adını taşımaktadır. Onun TKP’ye yönelttiği eleştiriler, Yol tezlerinde bulunmaktadır. Hikmet Kıvılcımlı’ya göre, birinci periyot yazıları; TKP’nin en temel zafiyetlerinden birinin teorisizlik olduğunu ispatlamaktadır. Yol tezlerinin çoğu, onun ölümünden sonra yayınlandı. Doğal olarak proletaryanın partisi olan TKP, Dr. H. Kıvılcılmlı tezlerini fırsat bulup yayınlamadı. Bu da parti için mühim zafiyetlerden biri sayılır, çünkü Kıvılcımlı da TKP’nin adamı idi ve Dr. Şefik Hüsnü ile birlikte hareket ediyordu. O açıdan TKP’nin bir proletarya partisi olarak onun yazılarını yayınlama mecburiyeti vardı. Dr. Kıvılcımlı’nın 1930’lardaki gençlik döneminin en ciddi polemikleri; sağ ve sol oportünizme karşı tenkitleri idi ve bunlar da Yol denilen tezlerinde getiriliyordu. Dikkat edilecek başka bir husus ise kendisinin ürettiği siyasal anlamlı kavramlardır. Bizzat kendisi tarafından üretilen o zengin teorik tezleriyle “Dr. H. Kıvılcımlı Marksist Düşünce ve Bilim Okulu” kurulabilinirdi.
Misal olarak Türkiye’de de öyle bir okul; Almanya’daki Frankfurt Okulu, Fransa’daki Annales düzeyinde vb. uluslararası düzeyde işleyebilirdi. Fakat maalesef müstebit burjuva iktidardan dolayı, Marksist düşünce üretiminin inkişafı gerilerde kaldı.
Dr. H.  Kıvılcımlı, 1925’i bozgun; 1927’yi ihanet olarak nitelendiriyor ve “Gericiliğin mutlak zaferi; burjuva diktatörlüğünün bütün şiddetiyle hüküm sürmesi üzerine, hastalıklı, hazırlıksız partilerin paniğe kapılmasıdır” diyordu.[15] Ve müteakiben, “TKP’nin devrimci faaliyeti işleyebilmesi deyince, üç şey anlıyoruz: Ajitasyon, propaganda ve örgütleme…” diyordu.[16]
Dr. Kıvılcımlı, 1927’de TKP’yi polise ihbar edenleri Kuyrukçuluk ve Fraksiyonizm’le itham ediyordu. Burada Kadrocular’ı kastediyordu. Ve en başta Vedat Nedim ile Şevket Süreyya burjuva saflarına geçen aydınlardı. Aydınlıkçılar’ın (Kadro grubu) çoğunun, Türkiye şartlarına göre Sosyal-Demokrasi’ye kaydıkları ve dolayısıyla burjuvaziye teslim oldukları, Yol tezlerinde gayet iyi ifade ediliyordu. Kıvılcımlı, TKP’nin bu darbelerden sonra tekrar faaliyete geçmesi için oportünizme ve fraksiyonizme karşı mücadele edilmesini şart koşuyordu: “Partinin oportünist unsurları, fraksiyonun kaynağıdır.” diye kaydetmekteydi. Ve partinin acilen yeni kadrolar yetiştirmesi icap ettiğini tezlerinde belirtmekteydi.[17] Dr. Kıvılcımlı, partinin o günkü zaafları hakkında ısrar ederek özet mahiyetinde izahta bulunuyordu:
a-Teori zaafı
b-Taktik zaafı
c-Örgüt zaafıdır.[18]

Ve bir Bolşevik parti devrimci şekilde işlemek için Kıvılcımlı’nın sıraladığı zaafları aşmak mecburiyetindedir.
Netice itibarıyla H.Kıvılcımlı, Kadrocular’ın sınıf mücadelesini reddetmelerine karşı çıkıyor ve bunun, TKP dâhilinde TKP siyasetine yönelik bir tartışma ve tenkit şeklini aldığı net bir şekilde belli oluyor.
Sonraları TKP’nin ileri gelenlerinden H. Erdal (Aydın Meriç), “TKP, 1929-30’larda ülkede dağılmış vaziyetteydi.” diyor. Erdal’ın (Aydın Meriç) arşivlerine göre; “O zaman Komintern’deki parti temsilcisi ile Komsomol temsilcisi, Komintern Yürütme Kurulu’nun çıkardığı bir bildiriyle ülkeye dönüyorlar. O bildirinin hülasası şu: “Nazım Hikmet Troçkisttir, emperyalizmin ajanıdır.” Bir provokasyon düzenliyor ve böyle sert bir ithamda bulunuyorlar. Nazım Hikmet, ‘Sovyetler Birliği’ne karşı olmak’ gibi bir suçlamaya maruz kalıyor.[19] Dr. H. Kıvılcımlı da günlüğünde şöyle not ediyor: “Nazım’ın Troçkizm ideolojisini tümüyle hazmetmiş olmasına gerek yoktu. O, sosyal ve psikolojik yapısı ile Troçkizmi bilmeden Troçkist idi.”[20]
Dr. H. Kıvılcımlı’nın ayrıca çok önem verdiği ulusal sorun hakkında Marksizm-Leninizm temel ilkelerine dayanan bir tez hazırladığı da gerçektir. Bu çalışma, “İhtiyat Kuvvet Milliyet-Şark Meselesi”, “Yol” tezlerinde ihtiva ediliyor. Ne yazık ki bu çalışma da onun ölümünden sonra neşredildi. Bilindiği gibi bu kitap, TKP’nin izlediği siyasete karşı ve bilhassa milliyet sorununda hem öneri hem tenkit olarak kabul edilebilir. Bu tez; Kürt Milliyet ve Şark sorunu, TKP’nin farklı bir siyasal gerçeği görebilmesi, partide bir diyalogun açılması için Kıvılcımlı tarafından zaman ve mekân dâhilinde bir sunum sayılabilir.

Yol” Legaliteyi İstismar

Yine Yol tezlerinde, Leninist anlamda ciddi bir “Legaliteyi İstismar” incelemesi yer almaktadır. Bu pasajda Dr. H. Kıvılcımlı şöyle bir belirlemede bulunuyor:
“Gerçekten TKP’nin legaliteden çekilme nedenleri arasında, kuyrukçuluktan ağzı yanmış olması gibi yersiz bir iç nedenden başka, bir dış neden de vardır: Burjuva terörü! Şeyh Sait adıyla anılan Doğu İsyanı bahanesiyle zaten ‘doğmadan ölmüş’ ya da ‘ölü doğmuş’ olan piç burjuva demokrasisi, Türkiye de nihaî olarak Kemalist militarizm terörüne dönüşüverdi. Cumhuriyet burjuvazisi, kendi iç yırtınmalarıyla birlikte devrime de vurdu. Mübarekler parti kararı almışçasına, legal işlerde bir-iki dernek hareketi gibi şeyler dışında; ne tutkun bir program, ne arasız bir planla yürümeyi deneyemedik. Burjuvazi bize ‘yasak!’ der demez, bütün yollar tıkanmış gibi tornistan ettik. Oysa burjuvazinin her yasağına ‘peki, başüstüne efendim!’ dedikten sonra, mücadeleciliğimiz nerede kalır?”[21]
Ve müteakiben şöyle yazıyor: “Burjuvazi bize yaylım ateş ederken gizleneceğiz, sineceğiz, fakat yerin dibinde değil, betonlaşmış kitlenin istihkâmına.”[22] Anlaşıldığı kadarıyla, ülkede TKP nin örgütleme durumu çok zayıf durumdaydı. H.Erdal bize TKP örgütsel durumu ile ilgili şu malûmatı veriyor: “Resmi’ Parti ise fiilî ömrünü 1937 yılında sona erdiriyor.”[23] Vartan İhmalyan’ın tanıklığına göre ise 1940-50 döneminde taşrada TKP küçük gruplar halinde işlemekteydi. Hatta “Bizim Radyo” istasyonundan Türkçe haber yayını yapılıyordu. O dönemde Parti İ. Bilen’in (Marat) ve daha sonra Yakup Demir’in (Zeki Baştımar) mesuliyetindeydi.[24]
Dr. Kıvılcımlı “Legaliteyi İstismar” çalışmasında; her Bolşevik partinin legal ve illegal şartlarda örgütlü bir tarzda, kitleler dâhilinde nasıl çalışacağını; Leninist parti ilkelerini temel alarak TKP’nin zaaflarını, geçmişte işlemiş olduğu hataları, ülkede mevcut durumu nazarı itibari alarak metotlu bir tarzda tahlil etmektedir.

27 Mayıs

Dr H. Kıvılcımlı, şöyle bir tarifte bulunuyor: “1954 yılında kurulmuş, 1960 yılına dek boğulurcasına kanlı, gözyaşlı, işkenceli düşünce ve davranış örnekleri vermiş bir Vatan Partisi vardı. “27 Mayıs, politik bir Demokratik Devrimdir” diyor.”[25] Demek ki 1950’lerde özne faktörünün noksanlığını görerek kendine yakın yoldaşlarıyla beraber Türkiye’de ekonomik ve sosyal sorunlarını özetleyen asgari bir programla Vatan Partisi’ni kuruyor. Dr. Kıvılcımlı, 27 Mayıs askeri darbesini çok ciddiye alarak Milli Birlik yönetimine 6 Temmuz 1960 tarihinde yazdığı birinci açık mektubunda geniş bir tahlil yaparken; “Bir ikinci Kuvva-yı Milliye Partisi kurulmalıdır.” diye öneride getiriyor. “Unuttukları ilk Halkçılık programını hayatta geçirmelidirler.” belirlemesinde bulunuyor. [26] Doktor bundan sonra teorik olgunlaşma dönemini yaşıyor.
Gerçekten 27 Mayıs inkılâbı, siyasi ve iktisadi bakımdan Türkiye’de burjuva düzeyinde birtakım yenilikler getirdi. Doktor’un bu konuda çok net bir tespiti var. Yüce Lenin’in demokratik devrim üzerine “İki Taktik” eserinden hareketle, demokratik devrim ile halk devrimi arasında bir mukayese yapmaktadır. MDD hususunda şöyle diyor: “Burjuva Demokratik Devrimi veya sadece Demokratik Devrim adını alan olayı, tabulaştırıp tabulaştırmamak değil; o devrime kimin, hangi sosyal sınıfın, işveren sınıfının mı, yoksa işçi sınıfının mı baş çekeceği noktasıdır.”
Dolayısıyla bütün problemi özetleyip; “Devrimin en önemli konusu, iktidar konusu üzerinde döner.” diyor.[27]
Bu belirleme, Doktor’un proleter anlayış ve Leninist temel ilkelerden ayrılmadığını göstermektedir. Daha ilerde Dr. H. Kıvılcımlı şöyle diyor:
“27 Mayıs’ı yaptılar. Yaptıktan sonra fark ettiler ki, Hükümeti devirmekten kolayı yokmuş. Asıl güç olan şey, devrilenin yerine hangi hükümetin, hangi düzenin geçebileceğini bilmektir. 27 Mayıs devrimcileri, bu çok aşırı basit gerçekliği akıllarına getirmeden bir iktidarı devirdiler. Devrilen Finans-Kapital iktidarı mıydı? Açıkça oydu. 27 Mayıs’çılar öyle sanmadılar. Kişileri devirdiklerine inandılar. O kişi kuklaları oynatan ‘sınıf’ları görmediler.”[28]
Tarihsel tahlillerine göre Dr. Kıvılcımlı, Türkiye’de Silahlı Kuvvetleri sınıflarüstü veya müstakil olarak değerlendirmektedir. Elbette, Marks’ın dediği gibi, burjuvazinin, proletaryayı nazar-ı itibar alması için proletaryanın silahlı vurucu gücüne sahip olması gerekir.[29]
Dr. H. Kıvılcımlı, yeni kurulan TİP ve Yön hareketine mesafeli durdu ve iki gruba karşı da eleştirilerde bulundu. Yön hareketine karşı şu tenkiti yapar ve onun, küçük burjuvazinin bir kurumu ve bir elit-aydın çevresi düzeyinde olduğunu bildirir. TİP ise bir burjuva partisi ve işçi aristokrasinden ibarettir. Doktor’un tahlilleri teferruatlı şekilde yayınlandı. Doktor, Sosyalizmimiz ve Devletçiliğimiz adlı denemesinde, devletçilik ve tepeden inme sosyalizm anlayışına sert tenkitte bulundu. “Bizim ‘devletçi sosyalizm’ çığırtkanlarımız o palavraların en gözde kahramanlarındandırlar” diyor.[30] Böylece Doktor, altmışların sonlarında yayınlanan kitaplarıyla ve Marksist tahlilleriyle hem TİP’lilere hem de Yöncüler’e, keza MDD’cilere gayet ciddi ve sert tenkitlerde bulundu.
Dr. H. Kıvılcımlı hayatı boyunca proletarya enternasyonalizmine bağlı kaldı ve reel-sosyalizm ile Sovyetler Birliğine yönelen hiçbir tenkiti olmadı. Aynı zamanda bir teorisyen ve bir militan olarak burjuvaziye karşı mücadelede ne uzlaştı ne de teslim oldu. Hâlbuki kendi günlüğünde, kendisinin TKP’den ne vakit ihraç edildiğini bilmediğini bize anlatır. Bu büyük haksızlığı çok acı bir şekilde öğrendi: Ağır hasta iken Bulgaristan’a vardığında Bulgar makamları tedavi için onu kabul etmedi ve gerekçe olarak partiden ihraç edilmiş olmasını gösterdi. O zamanki Yugoslavya’ya tedavi için gittiğinde, SBKP Başkanı Leonid Brejnev’e açık bir siyasi mektup göndererek zor durumunu aktardı ve bu gerçeği tarihe not düştü…                         29 Aralık 2012, Atina


[1] Dr. Fethi Tevetoğlu, Türkiye de Sosyalist ve Komunist Faaliyetler, (1910-1960), s. 201; Prof. Mete Tunçay, Türkiye de Sol Akımlar, s 100-103.
[2] Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Yol Partide Konaklar ve Konuklar
[3] Age.
[4] Dr. Fethi Tevetoğlu, Türkiye de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler, s. 384, Prof. Tarık Zafer Tunaya, Türkiye de Siyasal Partiler, c. II, s. 493, Mete Tunçay, Türkiye de Sol Akımlar I (1908-1925), s.169.
[5] M.Tunçay , Age, s.167; Dr. H. Kıvılcımlı, Halk Savaşının Planları, II. Kitap
[6] Tarık Zafer Tunaya, Age, s. 496.
[7] Fethi Tevetoğlu, Age, s. 91.
[8] Fethi Tevetoğlu Age, s. 93; Şevket Süreyya Aydemir, Makedonya’dan Orta-Asya’ya Enver Paşa, s. 3, Ş.S.Aydemir, Suyu Arayan Adam; Mustafa Türkeş, Kadro Hareketi, s. 73-74.
[9] Prof. Mete Tunçay, Age, s.186.
[10] Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler-5, s .334
[11] Age, s. 338.
[12] Mete Tunçay, Türkiye de Sol Akımlar II, s.53; Fethi Tevetoğlu, s. 399-400.
[13] Mete Tunçay, s. 49; Fethi Tevetoğlu, s. 403-405.
[14] Mihri Belli ile söyleşi, Toplumsal Kurtuluş, Mayıs 1988, zikreden Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler-5, s.368
[15] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Parti ve Fraksiyon.
[16] Age.
[17] Dr. H. Kıvılcımlı, Age, zikreden J. Stalin, Leninizm Sorunları.
[18] Dr. H.Kıvılcımlı, Parti ve Fraksiyon.
[19] Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler 5, s. 381, zikreden H. Erdal, TKP’mizi Yükseltelim, Londra, 1983, s. 41.
[20] Age, s. 390; Kıvılcımlı, Kim Suçlamış, 1.8.1971.
[21] Dr. H.Kıvılcımlı, Yol 2, Legaliteyi İstismar, s. 535, Bibliotek Yayınları.
[22] Age.
[23] Yalçın Küçük, Aydın Üzerine Tezler5, s. 432 zikreden H.Erdal, TKP’mizi Yükseltelim, s. 41
[24] Vartan İhmalyan, Bir Yaşam Öyküsü, Cem Yayınevi, İst., 1989.
[25] Dr.H.Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması ve “Devrimci” Zortlaması
[26] Dr.H.Kıvılcımlı İkinci Kuvayi Milliyeciliğimiz Tarihsel Maddecilik Yayınları
[27] Dr.H.Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması
[28] Dr/H.Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketi’nin Sınıfsal Eleştirisi, s. 165-166, Ant Yayınları
[29] Marks-Engels, Seçme Eserler, cilt I
[30] Dr.H.Kıvılcımlı, 27 Mayıs ve Yön Hareketi’nin Sınıfsal Eleştirisi s.17 Ant Yayınları 1970 İst.

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ GENEL SEKRETERİ DR. HİKMET KIVILCIMLI

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ GENEL SEKRETERİ DR. HİKMET KIVILCIMLI

Bu başlıkla yazı yazmaya aldığım çeşitli tepkilere vurgu yapmadan geçemeyeceğim. Türkiye Cumhuriyeti burjuvazisinin tarihi boyunca illegal çalışmak zorun da bıraktığı Türkiye Komünist Partisi’nin tarihini gerçekten üyeliğini benimsemiş veya şansı yaver giderek gerçekleri burjivazinin yıkıcı etkisi dışında gerçekten bilgilenmiş partililer tarafından (resmi tarihin dışında)belirlene bilir.
Bu yazıyı ilk önce Türkiye Komünist Parti üyesi yoldaşlar tarafından sonrada Dr. Hikmet Kıvılcımlı örgütlülüğü tarafındaki kimi dostlar tarafından böyle bir oturuma Türkiye Komünist Partili halen birinin yazı ile katılması isteğine ben yanıt vermiş oldum. Kadere bakın ki benim aynı zaman da İsmail Bilenci olmam inkar edilemez. Dr. Hikmet Kıvılcımlı gibi, tüm ömrünü mücadeleyle, bunun 22 yılını hapiste geçirmis, onlarca kez gözaltına alınıp en vahşi işkencelere karsı direnmiş, onlarca eser yazmış bir insanın hayatını mücadelesini ve eserlerini anlatmak çok zor...
1925 yılında Kürt ayaklanmaları ile çıkan Takriri Sükün yasası çıktıktan sonra İstiklal Mahkemesinde yargılandı. 1927 yılında Vedat Nedim Tör ve Şevket Süreyya Aydemir'in partiden ayrılması ve parti arşivini polise teslim etmesi ile diğer parti üyeleriyle birlikte tutuklandı. 3 ay tutuklu kaldı. partiye baskılar sonucun da tutuklamalar ve ağır işkenceler sürecinde 1929 tarihinde İzmir de Hüsamettin Özüdoğru ve İsmail Bilen ile birlikte devletin operasyonları sonucu tutuklandı. 1929 İzmir Tevkifatı, Kıvılcımlı’nın siyasi yaşamında önemli bir dönüm noktası olacaktır. Tutuklanma ve yargılanma sonucu, 4 yıl 6 ay hapse mahkûm edilir. O zamanki İzmir Hizmet Gazetesi’nin 29 Temmuz tarihli haberine göre:” Dr. Hikmet ise, kahverengi şapkasını giyerek, büyük bir soğukkanlılıkla; ‘Hepimiz, çıkarken Kızıl bir profesör olarak çıkacağız’ demiş ve gülmüştür”
Hükümlülerin hepsi değil ama Hikmet Kıvılcımlı, hapishaneyi, her anını çalışarak ve üreterek geçirdiği bir üniversiteye dönüştürmeyi başarmıştır. 1933 yılında Elazığ cezaevinden çıkarken onlarca cilt çeviri ve orijinal eserler vardır dağarcığında. 10 yıllık parti yaşamının deneyimleriyle yazdığı ve o zamanki Merkez Komiteye tartışılması umuduyla sunduğu “TKP’nin Eleştirel Tarihi: YOL” adlı 9 ciltlik eseri de bunlardandır. Bu eserler: “Genel Düşünceler”, “Yakın Tarihten Birkaç Madde”, “Parti’de Konaklar ve Konuklar”, “Parti ve Fraksiyon”, “Strateji Planı, Düşman: Burjuvazi”, “Strateji Planı, Müttefik: Köylü”, “İhtiyat Kuvvet, Milliyet: Şark” ve “Legaliteyi İstismar” başlıklarıyla bölümlenirler. YOL serisi, yazılışlarından 45 yıl sonra, 1978 ve sonrasında ancak yayınlanabilmiştir. 1937 1 Mayıs’ından başlayarak, Karl Marks’ın “Kapital”ini fasiküller halinde yayınlamaya başlar. 20’şer sayfalık bu fasiküller ancak 7 sayı yayınlanabilir. O dönemde yazdığı ve yayınlayacağını ilan ettiği, “Din Tarihinin Materyalizmi”, “İslam Tarihinin Materyalizmi”, “Osmanlı Tarihinin Materyalizmi” ve “Bergsonizm” adlı kitaplarını yayınlayamadan, ünlü Donanma Davası provakasyonu ile yeniden tutuklanır ve 15 yıl hüküm giyer. Sultanahmet ve Çankırı cezaevlerinden sonra 11 yılını Kırşehir cezaevinde geçirip, 1950 affıyla çıkar. Yine onlarca eserle tabi.
İzmir mahkemeleri hakkın da çeşitli görüşler kamu oyun da yer alır (resmi tarih olarak). Sırası gelmişken partinin tarihsel bilgilendirmesi altında pek bilinmeyen olaylar vardır. İzmirde savcı İsmail Bilene hukuki şahıs tespiti yapmak için sorar <36 adet isimli kimliğin var bunların hangisisin>. İsmail Bilende 37 kimliğini verince şahsın tespiti yapılamadan yargılanmaya başlar. Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile mahkeme ifadelerinde tartışma çıkmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı siyasi savunma istememektedir. İsmail Bilen ise siyasi savunma yapmıştır. Ve 4. 5 yıl cezaları kesinleşmiştir.
Anlaşılıyor ki bu üç yoldaş en son dışarıda kalan ve içeri alınan ve işkenceden geçenlerdir. İsmail Bilen güney akdeniz ve kürdistan sorumlusudur. Hüsamattin Özüdoğru ise İstanbul ve Haliç tersanesi sorumlusudur. Tabii parti merkez komütesinde gençlik sorumlusu olan Dr. Hikmet Kıvılcımlı ise genel sekreter fiili sorumluluğunu üstlenmiştir. Bunu İsmail Bilen ile savunma staratejisi tartışmalarından anlıyoruz.
Fakat aldıkları ceza sonrası İsmail Bilen Sinop Cezaevine nakli çıkmıştır. Partinin istihbaratına göre kendisine yargısız infaz uygulanacaktı Sinop Cezaevinde. Çünkü Partinin yargısız infazları bu cezaevinde gerçekleştirilir devlet tarafından.
Böylece Susurluk da tüm güvenlik güçleri ortadan kaldılarılarak İsmail Bilen Sovyetlere kaçırılmıştır dünya işçi sınıfı tarafından.
Dr. Hikmet Kıvılcımlı tüm yaşamı boyunca işçi sınıfına kendini adamış parti içinde sınıf için hemen hemen tek kendine has teorik eserleri vermiş komünisttir. O dönem bir avuç yönetici kendi aralarında büyük tartışmalar yaşamış ve bunun sonucu parti ile ilişkileri kesilmek zorunda kalmıştır. Toplam 22, 5 yıl olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı en uzun siyasi hükümlü olarak cezaevlerinde ömrünü sürdürürken üretken olmuş ve çeşitli teorik yazılar yaratmıştır.
Kendisinin imzası ile yazılmış emek deyiminin komünislere yakışmayacağı üzerine parti bildirisi vardır. Emek kelimesinin kullanılmamasını işçi sınıfını perdelediğini açıklar yazısında.
 Tarih Devrim Sosyalizm
Genel Düşünceler
Partide Konaklar ve Konuklar
İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)
Taktik Ana Halkası: Legaliteyi İstismar
Parti ve Fraksiyon, Yakın Tarihten Birkaç Madde Strateji Planı
Oportünizm Nedir?
Halk Savaşının Planları
Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama
Türkçe'nin Üreme Yolları ve Dil Devrimciliğimiz
Eyüp Konuşması
Osmanlı Tarihinin Maddesi
Uyarmak İçin Uyanmalı Uyanmak İçin Uyarmalı
Türkiye Köyü ve Sosyalizm
Devrim Nedir?
Üretim Nedir?
Genel Olarak Sosyal Sınıflar ve Partiler
Anarşi Yok! Büyük Derleniş!
Türkiye'de Sınıflar ve Politika
Kısaca Marksizm Düşünüşü
Diyalektik Materyalizm
Devrimci Aydın Nedir?: Hanri Barbus
Finans-Kapital Ve Türkiye
Yol Anıları
Durum Yargılaması
Diyalektik Materyalizm Nedir? Nasıl Kullanılır? Ne Değildir?
Üç Seminer
Metafizik Sosyolojiler
Fetih ve Medeniyet eserlerinin bazılarıdır.
Türkiye'de Kapitalizmin Gelişimi
Emperyalizm Geberen Kapitalizm
Tarih Tezi
Osmanlı Tarihinin Maddesi
Komün Gücü
Bergsonizm eserelerinin bazılarıdır.

Ali Lütfü Gençay Yüğnük