4 Ocak 2013 Cuma

UFUK ÖZCAN'IN SEMPOZTYMDA SUNACAĞI "Tarihsel Dayanakları Olan, Özgün Bir Sosyalizm Perspektifinin İnşası Sorunu ve Kıvılcımlı’nın Temsil Ettiği Eşiğin Türk Sosyolojisi Açısından Değerlendirilmesi Gerekliliği" BAŞLIKLI YAZISI

Tarihsel Dayanakları Olan, Özgün Bir Sosyalizm Perspektifinin
İnşası Sorunu ve Kıvılcımlı’nın Temsil Ettiği Eşiğin Türk Sosyolojisi
Açısından Değerlendirilmesi Gerekliliği

Bu yazının konusu üç temel nokta üzerinde ilerliyor: Hikmet Kıvılcımlı’nın teorik çabasının özgüllüğü, Türkiye’de sosyolojinin gelişme özellikleri ve Kıvılcımlı düşüncesinin Türkiye’de sosyolojinin yüz yıllık birikimi çerçevesinde değerlendirilmeye çalışılması. Böylesine kapsamlı ve iddialı bir perspektif ortaya konulunca, daha önce böyle bir perspektifle herhangi bir girişim de mevcut olmadığından, yazımızın bu doğrultuda belki de bir ilk ve ön girişim, mütevazı bir kavrama çabası olduğunu belirtmek durumundayım.
Kıvılcımlı, yirmili yaşlarda komünist partili, otuzlarına geldiğinde partiden ihraç edilen ve görüşleri resmi komünist çevrelerce itibar edilmeyen, dikkate alınmayan bir kişi. Bu durumun, resmi öğretinin çeperi dışında teorik arayışlara girişmesi açısından olumlu bir itki sağladığı düşünülebilir. Siyasal olarak Sovyetler’e angaje olmayı sonuna kadar sürdürmüş olsa bile,[1] Türkiye’nin gerçekliğine bağlı teorik özgüllük arayışı onun görüşlerinin temelinde yer alıyor. Bu açıdan, Kıvılcımlı’nın belli bir tarihten sonra resmi Sovyet öğretisine ne ölçüde bağlı olduğu tartışmalıdır. Kıvılcımlı’nın teorik ve politik duruşunun Komintern çizgisiyle bire bir örtüşmediğini gösteren çeşitli emareler -aranırsa- rahatlıkla bulunabilir. Böyle bir çaba, düşünürün ayrıksılığının kavranması bakımından anlamlıdır da. Bir yandan Türkiye’nin SSCB ile 1920’lerdeki ittifak ilişkisinden uzaklaşarak içe kapanmasının getirdiği (farklı tartışmaları yoksayan) boğucu konjonktür, diğer yandan TKP’nin farklılıklara izin vermeyen otokrat ve tasfiyeci karakteri Kıvılcımlı’yı (bürokrasiyle yaşamı boyunca başı belada olmuş) yalnız bir adam olarak kendi “Yol”unu izlemeye sevk etmiş olmalıdır. Kıvılcımlı’nın henüz rüşeym halindeki özgül teorik yaklaşımı böyle bir tarihsel zeminde yeşermeye başlar. Aklını ve ruhunu resmi çevrelere tamamen ipotek etmek istememiştir. Bu tavrı, siyasal açıdan değilse bile teorik açıdan daha fazla geçerlidir. Türkiye’nin tarihine, toplumsal yapısına, bu coğrafya insanının duygu, düşünce ve inanç dünyasına uygun yeni bir anlayış hakim kılınmadığı takdirde ülkede sosyalizm için herhangi bir ümit olmadığını düşünüyordu Kıvılcımlı. Doğu Perinçek’in bir saptaması belli bir yönüyle isabetlidir: “Ayağı bir ağaç gibi bu ülkenin toprağına basıyordu, kendi köklerini Türkiye toprağının derinlerine uzatmıştı.” Toplumsal hayatın somut tezahürleri ile teori arasındaki ikilem söz konusu olduğunda, Kıvılcımlı için teorinin hazır kalıpları ve soyutlamaları değil, hayatın somut tezahürleri belirleyiciydi. Bundan dolayı Marksizmin Batı toplumlarının tarihsel gelişimine ve deneyimine uyarlanmış klasik şablonlarının Türkiye gerçekliğini açıklayamayacağı fikri onun zihninin merkezinde yer alıyordu. Marksist literatürü hatmetmekle, hafızlamakla bu ülkede hiçbir anlamlı adımın atılamayacağı fikrinin öncüsü -kim ne derse desin- Kıvılcımlı’dır. Bu, artık görmezden gelinemeyecek bir olgudur ve yaşanan tarih (büyük hercümerçler, kayıplar, savrulmalar, dram ve trajediler, her şeyden önemlisi, onca mücadeleye rağmen bir türlü elde edilemeyen kazanımlar) onu haklı çıkarmıştır. Peki, bütün bu acı tecrübelerden Türkiye sosyalistleri kendi adlarına anlamlı dersler çıkabilmiş midir ki Kıvılcımlı çıkarabilsin? Bu da ayrı bir sorundur.
Kıvılcımlı’dan günümüze kalan en büyük derslerden biri, bugünlerde sözde radikal sol entelektüeller tarafından iyice içinin boşaltıldığını gördüğümüz “Tarih Bilinci”nin önemidir. Tarih bilinci olmaksızın, hangi olumlu ideal adına olursa olsun bir arpa boyu dahi yol gidilemeyeceği, tartışmaları soyut felsefi çeper içinde boğanların böyle bir bilinçten ne kadar yoksun oldukları bugün daha net bir biçimde görülmektedir. Tarih odaklı bir teori geliştirme tasası Kıvılcımlı’yı toplumların tarihte farklı gelişim çizgileri izleyebilecekleri fikrine götürmüştür. Elbette tarih bilincinin, başka şeylerle desteklenmedikçe, kendi başına bir anlamı bulunmamaktadır. Kıvılcımlı, tarihsiz teorinin kısırlığı düşüncesinden hareketle, ileri bir adım daha atmıştır. Kendi çağının entelektüelleri üzerine ağır bir bulut gibi çöken Avrupa-merkezci, Aydınlanmacı ve evrenselci tarih yazımına kuşkuyla yaklaşması da onun çabasını ayrıksı ve önemli kılan bir etkendir. Kıvılcımlı, proletaryası gelişmemiş, -belki bin yıldır yaşam koşulları pek de değişmeden kalmış- amele ve ırgatın “proleter” sayıldığı bir ülkenin Marksist düşünürüydü. İşçi sınıfının gelişmemişliği bir yana, Türk sosyalisti sosyalizm öğretisinin dokusuna da yeterince nüfuz edememiş, o vakte kadar üçüncü sınıf bir entelektüeli bile kendi arasından çıkaramamıştı. Belki de bu yüzden Kıvılcımlı Türk aydınını ciddiye almıyor, haklı olarak onları kolaycılık ve tembellikle itham ediyordu; bu tepkisini pek çok metninin satır aralarından okuyabiliyoruz. Bu açıdan Nazım Hikmet hakkında yazdıkları son derece ilgi çekicidir.[2] Marksizmin ülkemizdeki köksüzlüğünün, dayanaksızlığının verili koşulları altında Kıvılcımlı, Lenin’in “ülke orijinalitesi”nin analizinin ihmal edilmemesini tavsiye eden önermesini ciddiye aldı. Meseleleri kökünden, tarihsel temelleriyle birlikte kavramak istiyordu. Ve muhakkak ki, o tarihe kadar hiçbir Türk aydınının tevessül edemeyeceği bir merak ve çalışkanlıkla kafasını Marksist klasiklere gömdü. Bununla da yetinmedi, Doğu uygarlığına ait klasik metinleri, İslami kaynakları, İbn Haldun’u, Osmanlı vakanüvislerini vb. titizlikle okuyarak sonuçlar çıkarmaya çalıştı. Çok uzun yıllara yayılan hapishane yaşamı onun için “tek kişilik bir üniversite tecrübesi” oldu.
Kıvılcımlı, “Türkiye aydınının, Batılı bilgin önünde yamyamsı aşağılık duygusu kadar, kendi toprağındaki düşünüre karşı, karlı dağları ben yaratırım sanan aşağılık kompleksi”nden söz eder. Bu açıdan, hem resmi Marksist-Leninist öğretinin şablonlarına hem de Avrupa-merkezci tarihyazımına, evrensel gelişim yasaları fikrine şüpheyle kuşkulu ve mesafeli bir duruş geliştirdiği altı çizilerek söylenmelidir. Bu değerli duruş, onun sol çevreler içinde dahi yadırganmasının da sebebidir. “İdeolojik alanda, Marksizm-Leninizmi papağanca ezberlenecek klişeler sananların hakkımdaki düşüncelerini belki ölünceye dek öğrenemeyeceğim.” diye yazan Kıvılcımlı’nın bu sözleri, onun Marksizm-Leninizmin teorik şablonlarının ötesine geçen arayışlarının bir belirtisidir. Bir bakıma tarihsel araştırma ve tahlile verdiği önem, toplumların özgüllüğünü yabana atmayan bir bakış açısının ürünüdür. Onu böyle bir bakış açısına yönelten, Doğu uygarlıklarının tarihinin Batı gelişme çizgisinden farklılığına ilişkin gözlemleridir. Bu açıdan da Kıvılcımlı’nın Stalinizmin katı ve yüzeysel anlayışından kesin bir biçimde ayrıldığını söyleyebiliriz. Kıvılcımlı, tarihte toplumların zorunlu olarak uyacakları bir aşamalar dizisi (beşli aşama) olduğu ve her toplumun er geç bu aşamalar dizisine ve onların yasalarına tabi olduklarını öngören aşırı determinist ve dogmatik Stalinist yaklaşımı benimsemeye yanaşmamıştır. “Tarih Tezi”nde özel bir terminoloji geliştirme ihtiyacı bu noktada düğümlenmektedir. Gerçekte, tarihi maddeciliğin yasalarına uygun olarak toplumların tarihsel aşamalarının şematik ve evrensel bir dizi halinde sıralanması Marks’ın olgun dönem eserlerinin mantığına da aykırıdır. Marks, önceki eserlerindeki aşırı genellemelerinin doğurduğu teorik zaafiyetin farkına varmış olmalıdır ki, tarihte farklı toplumsal formasyonlar belirleme ihtiyacını hissetmiştir. Germanik (GÜT), Slavonik (SÜT), Asyalı (ATÜT) üretim tarzlarını ortaya atması, Marx’ın teorisini daha da yetkinleştirme çabasında olduğunu göstermektedir. Ancak Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi”, Marx’ın yaklaşımıyla da tam anlamıyla örtüşmemektedir. Kıvılcımlı, sınıflı topluma geçişteki klasik ayrımları hesaba katmamakta, köleci üretim tarzının özgüllüğünü göz ardı etmekte, feodalizmden söz etmekle birlikte bir üretim tarzı olarak ayırıcı özelliklerini genelleştirmekten kaçınmaktadır. Ayrıca, tarihsel aşamaların tek ve doğrusal bir çizgi üzerinde ilerlediği fikrini kabullenmeye yanaşmaması, “ilkel sosyalizm” kategorisini vurgulu bir biçimde öne çıkarması ve “ilkel sosyalizm”in “çağcıl sosyalizm”le bağını kurması da dikkat çekicidir. Hatta, kapitalizm-öncesi bazı toplumların mevcut deneyim ve birikimlerinin sıçramalı bir tarihsel gelişmeye, yani sosyalizme evrilmeye izin vereceğini düşünmektedir. Daha da önemlisi, Kıvılcımlı, klasik Marksizmden farklı olarak, “komün” ile “kapitalizm” arasındaki dönemi “barbarlık-uygarlık” temel kutupsallığı temelinde ele almaktadır. Bu nedenle yöntemi aşırı determinist bir iç mantıktan uzaktır; tarihsel yasa fikrinden kopmamakla birlikte donmuş, katı bir yasa fikrine de bağlı değildir. Bütün bunlar, Kıvılcımlı’nın tezleriyle Marksizmin yaygın kabul gören yaklaşımları arasında gerçekten bir ayrım olduğunu gösteriyor. Burada bu konu üzerinde uzun boylu bu tartışmaya girecek değiliz, ama Kıvılcımlı’nın “Tarih Tezi”, Marksist teorinin büyük gövdesi içinde oldukça özgün diyebileceğimiz bir yerde konumlanmaktadır.
Kıvılcımlı’nın, Marksizmin klasik kaynaklarındaki boşlukları doldurmak üzere Doğu uygarlıkları üzerine oldukça özgün sayılabilecek çalışmalara yönelmesi göz önünde bulundurulduğunda, Sovyet resmi öğretisiyle, hele hele Stalinizmle sonuna kadar uzlaşması imkansızdı; er veya geç sapak bir “Yol”a düşecekti. SBKP ve TKP’nin, 1938 Donanma yargılamaları sırasında Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı için kılını bile kıpırdatmamış olması, muhtemelen Kıvılcımlı’nın çıkardığı önemli bir pratik dersti. Nitekim TKP’den kendisine ağır suçlamalar yöneltildiğinde, Kıvılcımlı’nın bu ülkede Sovyet bağımlısı bir sosyalizmin gelişmesinin imkansızlığına ilişkin kanısı da güçlenmiş oldu. Belki de yalnızlaşmasının, yolunu tek başına da olsa sürdürmek zorunda kalışının sebebi budur. Resmi sosyalizmden tamamen kopmasa da, en azından resmi doktrinerliğe güvensizliği bu koşullar altında gerçekleşmiş olmalıdır.
Türkiye’nin Çok Partili hayata geçmesinden sonra Demokrat Parti’ye başlangıçta sıcak bakması, yeni gelişmeleri ümit vaat edici bulmasından kaynaklanıyor olabilir. Bunda, legal olmayan partiye inancının kalmamış olmasının payı vardır. Ayrıca, Tek Parti otokratizmine karşı da mesafelenmiş olmalıdır. Böylece, SBKP, TKP, MK, CHP ne der diye düşünmeden, 1954’te Zihni Anadol, Kerim Korcan ile birlikte Vatan Partisi’ni kurar. Anti-komünist icraatları ile namlanmış DP yönetiminin bu partinin varlığına uzun süre ses çıkarmaması da ilgi çekicidir; bir soru işareti olarak önümüzde durmaktadır. Ancak 1957 seçimleri sırasında Kıvılcımlı’nın yaptığı Eyüp Sultan konuşması hükümet çevrelerini çileden çıkarır. Konuşmasında, hem resmi laik çizgiden, hem Sovyet güdümlü resmi yaklaşımdan, hem de DP kadrolarının İslamiyeti istismar eden anti-laik tutumundan tamamen ayrı tezleri dillendirir. Ona göre İslamiyet ile sosyalizm çatışan kutuplar oluşturmuyor, tam tersine birbiriyle uyuşan özellikler barındırıyordu. O dönemde solcu aydınlarımızın, İslamiyet ile sosyalizm arasında anlamlı bağlar kurmuş Kıvılcımlı’ya herhangi bir ilgi göstermezken, 1960’larda mühtedi bir Fransız komünistinden etkilenerek İslamiyet mefhumu üzerine düşünmeye başlamalarında bir garabet, bir samimiyetsizlik olsa gerek. Şunu da belirtelim ki, Kıvılcımlı’nın tezleri o ana kadar billurlaşan İslamcı tezlerin de karşısındaydı. İslamcılar, sosyal adalet ve eşitlik sorunlarıyla zihinlerini yorma zahmetine pek katlanmamışlardı ve tarihsel materyalizmin önde gelen muarızları olarak sosyalist akıma her zaman bir set oluşturdular. Bu bakımdan Kıvılcımlı’nın yaklaşımı çağdaş Türk düşünce tarihinde -hatta belki de çağdaş İslam düşüncesinde- bir ilk olma özelliği taşıyordu. Kıvılcımlı’nın, konuşma mekânı olarak tarihi Eyüp semtini seçmesi de rastlantı eseri görülmemelidir. Eyüp, Kıvılcımlı’nın hedefleri açısından sembolik değer taşıyan bir semtti. Ama pragmatik bir seçim olduğunu da düşünmemek gerekir. Sosyalist doktrinin İslamiyete genellikle olumsuz bir gözle bakması onu İslamiyete olumlu değerler atfetmekten alıkoymamıştır.
Kıvılcımlı’nın zihnini, ortalama bir sosyalistin dünyayı algılama tarzına yabancı sorular işgal eder. Tarihin gelişim seyrine ve İslam toplumlarının dinamiklerine ilişkin aykırı düşebilecek sorular sormuştur. En basitinden, “İslamiyet modernleşmeye, Batılılaşmaya engel oluşturmaktadır” şeklindeki bir tez onun ilgi alanına girmezken, İslamiyete tarihsel olarak devrimci bir rol atfetmiştir. O dönemde bürokratik bir sosyalist kafayla bu türden tabu parçalayıcı, atak yorumlarda bulunmanın imkansızlığı aşikardır. Kıvılcımlı İslamiyetin geleneksel boyutunu, halk arasında yaşanan biçimini savunmuş, orada devrimci bir potansiyel görmüştür. Dolayısıyla “din devleti” anlayışını olduğu kadar, modernizmin kendi dışında kalan her şeyi, primitif ve saf karakterini koruyan her türlü yaşam tarzını ve değeri silip süpürmeye meyilli gelişimini de daha baştan reddeden bir tavrı vardır. Laiklik ilkesine karşı çıkışı, Aydınlanmacı idealleri gözünde büyütmemesi onun yaklaşımının artı özellikleridir; hür tefekkürünün belirtisidir. Kıvılcımlı, kapitalist modernite ile göçebe-primitif-geleneksel olan arasında gerçekleşen amansız kavgada ikincinin galip geleceği konusunda iyimser, naif bir beklenti içindedir. Elbette kapitalist modernitenin nüfuz gücünün ve doğuracağı tahripkar sonuçların farkındadır, ancak modern-öncesine dayanarak modern-sonrasına, başka bir deyişle sosyalizmin en saf evresine sıçrama yapılabileceği görüşü onu iyimser kılmaktadır. Ortodoks-Marksist tarihsel şema bu noktada da parçalanmaktadır. Türkiye’de sosyalizm tecrübesinin toplumla kaynaşma noktasında maruz kaldığı başarısızlık, uğradığı ağır yenilgiler göz önünde bulundurulduğunda Kıvılcımlı’nın düşünce mirası önünde derinlikli olarak düşünülmelidir. Böyle bir girişimde elverişli bir yol da Türkiye’de sosyolojinin toplam birikiminin değerlendirilmesinden geçmektedir.

Türk Sosyolojisinin Birikimi ile Kıvılcımlı Arasında Temas Kurmak

Yıllar önce “Türk Sosyologları ve Eserleri” adlı dersimin notlarını hazırlamaya başlarken, sosyolojinin mektepte belletilmediğinin, hatta çoğu kere yanlış belletildiğinin farkında biri olarak, meslekten sosyolog olmayan, akademi içinde yer almayan ancak gelişkin bir toplumsal duyarlılığı bulunan düşünürlerin Türkiye’de toplum teorisine önemli katkılar yaptığına da dikkat çekme gereğini duymuştum. Memleketimizde Ziya Gökalp, Sabahattin Bey gibi ilk öncü, kurucu sosyologlar kuşağının isimleri dışında, Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Suphi, Baha Tevfik, Ahmet Şuayip, Halide Edip, Zekeriya Sertel gibi birbirinden oldukça farklı isimler zihnimden geçerken, Hikmet Kıvılcımlı isminde durakladım. Temel nitelikte sayılabilecek kitapları raflarımda duruyordu, belli aralıklarla da olsa bu kitaplardan belirli bölümleri okumuş, ama özel terminolojisinden ve sistematiğinin derinliğinden dolayı okuduğum görüşleri belirli bir yere netlikle yerleştirmekte güçlük çekmiştim. Bazen bir yazarı daha dolaysız bir şekilde okumak yıllar sonrasında, birtakım vesilelerle gerçekleşir. Okuma biçimleri ve bağlamı hep değişiktir. Bazı durumlarda öznel sebepleri küçümsemiyorum, çünkü hep varlar, sonuçta temel saiklerden biri merak duygusudur, insanın zihnini işgal eden sorunlardır -sorunların kaynağı o kişiden tamamen uzak ve bağımsız olsa bile. Bu sorunlardan hareketle kitaplara ve düşünürlere giden yol açılır.
Kıvılcımlı metinleri üzerinde ilk okumalarım, onun “Antika Medeniyet” adını verdiği şeyin açıklamasını merak etmemle başladı, bu açıklamaların ATÜT ile ilgili mevcut literatüre özgül katkısını veya aykırılığını, Kıvılcımlı’nın bu konuda bir öncülüğü olup olmadığını merak etmiştim. Aslında 68 Fransa’sından esen bir rüzgarla başlayan ATÜT tartışmaları çoktan geride kalmıştı. Bizde sosyologların kahir çoğunluğunun geçmişteki metinlere ilgisi salt güncel kaygılarla kayıtlıdır. Kıvılcımlı’nın konuya oldukça farklı bir yaklaşım getirdiğini gördüm, ama açıklamalarını bir türlü sindiremedim. Gene de, Marksist olmakla birlikte Türkiye’nin ve Doğu uygarlıkları tarihinin özgüllüğüne (başka deyişle Batı’dan farklılığına) gösterdiği hassasiyet açıktı, bunu hep takdire şayan buldum. Çünkü bildiğim kadarıyla belli bir tarihe dek Türkiye’de sol cenahtan olup da bu doğrultuda gözlemlerde bulunmuş bir düşünür pek yoktu. Kıvılcımlı sol içinde bazı sorunları enine boyuna kurcalayan ilk kişilerden biriydi gözümde. Belli bir tarihten sonrasını ise daha kolay takip etmek mümkündü. 1960’larda farkçı/özgücü yaklaşımlar -milliyetçilik ile Marksizmin, Kemalizm ile anti-emperyalizmin harmanlanması nedeniyle- adeta moda haline gelmişti. ATÜT tartışmaları da Osmanlı’nın/Türkiye’nin Batı’dan (ve Batı’nın feodalizm “aşama”sından) farklılığını (daha doğrusu feodalizmden dahi “geri formasyonu”nu) gözlere sokmak için geliştirilmişti sanki. Farklılığımızı kabul etmekle, aslında geriliğimizi kabullenmiş oluyorduk. Ama durumun nahoşluğu da fark edilmiyordu. “Geri bir toplum”, tarih yasaları gereğince hiç olmazsa feodalizmden kapitalizme geçiş yapabilme olanağına sahipti, ama o “geri toplum”a ATÜT yaftası vurulunca işler iyice sapa sarıyordu. Sonuçta feodalizm tartışmalarının da ATÜT tartışmalarının da gelip dayandığı yer aynı nokta idi: Her iki tartışma da sonuç itibariyle kapitalizmin kutsanıp ululanmasından daha öte bir anlam ifade etmiyordu. İliklerimize kadar kapitalizmi yaşamalıydık ki sosyalizme doğru ileri bir adım atabilelim. Kemal Tahir’in bu sonucu fark ederek ATÜT defterini kapatmasında Baykan Sezer’in etkisi üzerinde pek durulmamıştır. Kemal Tahir ve Baykan Sezer’in bütün bu yaklaşımlardan farklarını ortaya koyarak en verimli tartışmalar içine girdikleri zaman dilimi 1960’lı yılların sonlarıydı. Daha sonra bu çizgi Baykan Sezer’le 2000’lere doğru uzandı.
Kıvılcımlı ise bütün bu tartışmalarda hep uzakta bir figür gibi kaldı. Belki de o dönemki siyasal eylemliliği teorisyen kişiliğini gölgelemişti. Bir yandan enternasyonalist bir komünist oluşu, diğer yandan II. Kuva-yı Milliye Devriminden söz etmesi ve çeşitli dönemlere yayılan tezleri arasındaki uyumsuzluklar net bir Kıvılcımlı portresinin görülmesini zorlaştırıyordu. Devlet, millet, ordu, sınıf mefhumlarına bakışında belirli süreklilikler olsa da, ayrıntıya inildiğinde bazı konularda döneme bağlı olarak birbirine zıt sayılabilecek tahliller getirdiğini fark etmek güç değildi. İlk bakışta, Türkiye’nin modernleşme salınımlarına, zigzaglarına benzer bir salınım içindeydi sanki. Uzunca bir süre Kıvılcımlı defterini kapattım. Bu sempozyum defterleri yeniden açmam için güzel bir vesile oldu. Bu süre içinde birçok eski-yeni metne sempozyumun internetteki iletişim grubunda yapılan paylaşımlar sonucu ulaştım. Hepsini ayrı ayrı okumak ve değerlendirmek mümkün olmasa da, bu tecrübem de Kıvılcımlı’nın çeşitli metinleri arasındaki tezatları yeniden, daha belirgin bir şekilde fark etmeme yol açtı. Farklı dönemlerdeki ve farklı mahiyetteki metinleri sanki iki-üç ayrı kalem tarafından yazılmış izlenimi veriyordu. Bu durum, Akdeniz ile Karadeniz, Atlantik ile Kuzey Denizi, Asya ile Avrupa arasında yalpalayarak, el yordamıyla kendisine yol bulmaya çabalayan Türkiye gemisinin insana iç bulantısı veren, ikircikli, kararsız, makus talihinin bir sonucu gibi göründü bana. Daha açık ifade edersek, İslam dünyası ile laik Avrupa arasında, Sovyetler ile NATO bloku arasında sıkışmışlık Türkiye insanının XX. yüzyıldaki bütün temel çelişkilerinin özünü verebilir. Bu şartlar altında bile Kıvılcımlı’yı her şeye rağmen, bazı açılardan dirençli ve istikrarlı kalmayı başarabilmiş bir düşünür ve eylem adamı olarak değerlendirmek mümkün görünüyor. Böyle bir vargıyı pekiştirmek için, onun düşüncelerinin ve eylemlerinin Türkiye’nin XX. yüzyıldaki genel serüveniyle ve Türk sosyolojisinin gelişim özellikleriyle paralel ele alınmasının yararlı olacağını düşünüyorum.
Bilindiği gibi Türkiye’de sosyolojinin daha başlangıç evresinde iki ana ekol birbirinden ayrışarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Sosyoloji/yöntem anlayışını Le Play’den devralan Sabahattinci okul ve Durkheimcı sosyoloji geleneğinin izinden giden Ziya Gökalp okulu. İlkinin toplum anlayışı liberal-bireyci, ikincisinin korporatist-dayanışmacı-kamucudur. Her iki okulun toplum ve tarih anlayışlarının da sosyalizme ve tarihsel materyalizme karşıt olduğunu biliyoruz. Hikmet Kıvılcımlı’nın yolu ise, bu ekollerin tamamen dışında, bambaşka bir doğrultuda gelişir: Marksist ve tarihsel materyalisttir. Batı sosyolojisinin metafizik, idealist yönünü sergileyerek karşısında konumlanır. Sosyolojiyi “burjuva bilimi” sayma kolaycılığına düşmeden Batı sosyolojisinin eleştirisine girişen Kıvılcımlı, Türkiye’de özgün bir sosyoloji anlayışına sahip, sosyalizmi teorileştirme çabası içinde olan ilk örnek kişidir.[3] Bu bakımdan Türkiye’de sosyolojinin gelişiminde rol oynayan mevcut okullaşmaların dışında, ayrı bir okul içinde değerlendirmek anlamlı olacaktır. Böyle bir önerme de, Türkiye’de sosyoloji tarihinin yeni bir gözle yazılması gerekliliğini ortaya koyar. Ödevdir.
Kıvılcımlı’yı bir toplum kuramcısı olarak farklı ve özgün kılan nokta klasik sınıf ve emperyalizm analizlerinden ziyade, tarih görüşüdür. Doğu uygarlıklarının tarihsel gelişimine ilişkin, Marksist analizde o güne dek yeterince ele alınmamış olarak kalan, ele alınmış olsa da Avrupa-merkezci bakış açısının tek yanlılığı ile daha baştan sakatlanmış açıklamalar onu tatmin etmemiştir. Uygarlığın gelişimini kavrama yönünde olağanüstü bir çabaya girişir. Klasik bir sosyoloji ve tarih eğitiminden geçmemiş olmasına rağmen, geliştirdiği tarih ve toplum görüşü kayda değer sosyolojik unsurlar barındırmaktadır. Hatta sosyolojiyi bir meslek olarak ifa eden birçok sosyologdan daha sosyolog tavır sergilemiştir.
Buna karşılık Kıvılcımlı’nın görüşlerinin akademi içinde yeterince ciddi akisler yarattığını söylemek mümkün değildir. Türk sosyoloji tarihi bahis konusu olduğunda adının dahi geçmemesi önemli bir işarettir. Bunun çeşitli nedenleri var. Belki de birinci neden, toplum teorisinin resmi kaynaklı ve resmiyet damgalı olmasını zorlayan etkenlerdir. Türkiye’deki tuhaf ikileşmelerden biri, bürokrasi eksenli terminolojiye uygun olarak gelişen “mektepli-alaylı” ayrımına benzer “akademi-akademi dışı” ayrımıdır. Akademisyen, sivil aydını ciddiye almaz, sivil aydın akademiye güvensizdir. İkiliğin kökeni, başat ideolojinin yeniden-üretimi koşullarında saklıdır. Kıvılcımlı üzerinde sessizce geçiştirme ve tecrit tavrı biraz da buradan kaynaklanıyor. Ama tek sebep değil. Kıvılcımlı’nın kişisel tarihi, uzun süren hapis yaşamı ve içinde bulunduğu konum, görüşlerinin -belirli çevrelerde ilgi çekmiş olmasına rağmen- doğrudan referans gösterilmesine engel olmuştur; etkisinin “örtülü”, dolaylı yoldan olduğunu söylemeliyiz. Bunda, çizgi dışına düşme/sürüklenme ve Kıvılcımlı gibi yalıtılma riskinin, yani korku faktörünün de payı vardır. Belli riskleri üstlenmeden Kıvılcımlı’ya farklı bir gözle bakmanın bugün bile uygun şartları bulunmamaktadır.
Modern Türkiye’nin düşünce tarihi içine Kıvılcımlı’yı yerleştirmenin başka güçlükleri de vardır. İki önemli güçlüğe veya eksikliğe daha dikkat çekebiliriz: Birincisi Türkiye’de sosyal teorinin öncü düşünürleri arasında paralel okumalar sağlıklı bir zemin üzerinde gerçekleştirilememektedir. İkincisi Türk sosyolojisinin önemli simaları ile Türkiye’de sosyalizmin öncü düşünürleri arasında bağ kurulmasından kaçınılmaktadır. Halbuki Türkiye’de sosyoloji kürsülerinde sosyalist yaklaşımların kayda değer bir macerası da vardır. Türkiye, Sovyetlerle kıyaslandığında, farklı fikir akımlarının filizlenmesi açısından ve daha başka açılardan çok daha demokrat bir ülkedir. Buna karşılık Türkiye’de sosyoloji ile sosyalizm tartışmaları arasındaki bağ zayıf bir tarihselliğe sahip olagelmiştir. Bunun başlıca nedeni, sosyoloji ile sosyalizm arasındaki ilişkinin siyasal konjonktüre bağlı olarak bir istikrarsızlık sergilemesidir. Örneğin 1960-80 arasındaki nispeten elverişli bir devreden sonra, önceki dönemden 1980’lere kalan, bir hafıza boşalması olmuştur. Düşünce hayatımızın kesintileri Türkiye’nin siyasal kesintilerinin izdüşümü ve sonucudur. Böyle bir kesinti ortamında düşünce gündeminin de sağlıklı bir biçimde belirlenmesi mümkün olamayacaktır. Toplumsal teoride kişiye bağlı toplu tarafgirlik ya da topluca terk edişler sıklıkla gözlenmektedir. Aynı nedenlerle tutarlı sentezlere de ulaşılamamaktadır. Bu durumun bir düşünce geleneğinin oluşması önünde ne denli büyük bir engel oluşturduğunu görmemek için kör olmak gerekir.
Kıvılcımlı, sosyalist hareket içinden gelen birçok kişiden farklı olarak sosyolojiden kopuk bir insan değildir. Sovyet bürokrat bilimcileri gibi sosyolojiyi “burjuva bilimi” olarak küçümseyip bir çırpıda çöp sepetine atmamıştır. Tam tersine sosyolojiyle derinlikli bir ilişkisi olduğu, özellikle XIX. yüzyıl sosyoloji tarihiyle birçok sosyologdan daha fazla ilgilendiği anlaşılmaktadır. Bu konuda eleştirel bir kitabı da bulunmaktadır: Metafizik Sosyolojiler. Bu kitabında Batı sosyolojisine karşı ileri düzeyde bir sorgulama çabası içine girmiştir. “Metafizik sosyolojiler”e karşı “diyalektik sosyoloji”yi öne çıkarması, bir bakıma sosyoloji ile sosyalizmi bütünleştirme girişiminin bir sonucu olsa gerektir. Diğer pek çok yayınında da sosyolojik çözümlemelerde bulunduğu görülür. Buna rağmen Kıvılcımlı’nın Türk sosyoloji tarihinde yeterince ilgi çekmemesi garip bir durumdur.
“Diyalektik sosyoloji” elbette Kıvılcımlı’nın gözünde tarihten soyutlanmış bir bilim değildi. Tam tersine, tarihsiz sosyoloji, nesnesini yitirmiş, ondan kopmuş bir sahte bilimdi. “Sosyologlar tarihle sosyolojiyi birbirinden ayırmakla, hem tarihi hem de sosyolojiyi kısırlaştırmak istemişlerdir. (..) Burjuva bilim adamları sosyoloji çabalarıyla tarihi bozmaya ve toplumu her türlü değişiklikten alıkoymaya çalışmışlardır.” Bunlar gerçekten önemli saptamalardır. Günümüzde sadece sosyologların değil, çoğu Marksistin de tarihsel materyalizme ne denli uzak, mesafeli ve kopuk oldukları düşünüldüğünde, bu açıdan da Kıvılcımlı doğru bir noktada bulunmaktadır. Batı sosyolojisine güvensizliğini en açık bir biçimde Metafizik Sosyolojiler adlı kitabında ortaya koyarken güçlü temellendirmeler getirmiştir. “‘Büyük Sosyologların’ göstermeye çalıştıkları gibi, sosyoloji, masum, saf ve ne olursa olsun ‘gerçek arayıcı’ bir bilim değildir. Sosyoloji: 19. yüzyılda serbest rekabetçi kapitalizmin, 20. yüzyılda tekelci finans-kapitalizmin emrindedir ve her ne pahasına olursa olsun, kapitalizmi haklı çıkarmak için kan teri dökenlerin uydurdukları yığınla tarikatlar mahşerine bugün sosyoloji adı veriliyor.” (Kıvılcımlı, Metafizik Sosyolojiler) Kıvılcımlı’nın dışında, Türk sosyolojisinde de benzer bir eleştirel damarın olduğunu belirtmemiz gerekiyor. Belli ölçülerde Ziya Gökalp, Hilmi Ziya Ülken, Cahit Tanyol, daha net bir şekilde Baykan Sezer böyle bir geleneğin temsilcileridir. Baykan Sezer, Marx düşüncesini ve Batı Marksizmini de sorgulayarak Batılı sosyal teorinin evrensel açıklamalarına yönelik köklü eleştirilerini ileri boyutlara götürerek temellendirmiştir. Bu noktada Kıvılcımlı’nın, her ne kadar Marksizmin klasik metinlerinin boşlukta bıraktığı sorunlar hakkında bir açıklama çabası içinde olmaya özen göstermiş olsa da, Marksizmin bazı şablonlarının bütünüyle dışına çıktığını iddia etmek güçtür. Marksist literatüre getirdiği katkılar ise ayrıca ele alınabilir ve alınmalıdır da. Yeter ki yeniyetme asabi sosyologların kendisine yönelik “alaturka Marksist” yaftalamalarına maruz kalmasın.
“Tarih Tezi”, Kıvılcımlı ile Türkiye’deki tarih bazlı sosyolojik damarı yakınlaştıran en önemli unsurlardan biri olarak göze çarpıyor. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Kıvılcımlı’nın tarih tezinin her öğesinin Marksist olmadığına kuşku yok. Belki de bunu bir sorun olarak görmemek gerekiyor. Bu anlamda, sözgelişi Murat Belge’nin Kıvılcımlı’nın tarih görüşünün “anti-Marksist” olduğu yolundaki tezlerine yanıt olarak, Demir Küçükaydın’ın olgun bir Marksist Kıvılcımlı portresi çizmesine gerek olmayabilir. Aslında Küçükaydın da Kıvılcımlı’da Marksist olmayan unsurların barındığının gayet iyi farkında. O halde soruyu bir başka türlü sormak gerekir: Kıvılcımlı Marksizmin şablonlarını kopyalamalı mıydı? Sadece XX. yüzyıl sosyalist doktrinler tarihine ilk elde bakıldığı zaman, Lenin’de, Mao’da, Sultan Galiyev’de, Castro’da vb. Marksist olmayan ama sosyalist olan (hatta sosyalist bile olmayan) o kadar çok unsur varken (aynı zamanda Murat Belge’de Marksist olan ne vardı, ne kaldı diye de sormak gerekir), Belge’den ve diğerlerinden esirgemediğimiz bir şeyi Kıvılcımlı’dan esirgememiz için ne gibi geçerli gerekçelerimiz olabilir? Önemli olan Kıvılcımlı’nın sorduğu doğru sorulardır. Sorduğu soruları, onlara verdiği cevaplardan daha çok önemsememiz gerektiğini düşünüyorum. Kıvılcımlı’da mevcut olan, ama diğer teorisyenlerde rastlayamadığımız en değerli cevher, hazır şablonlara dayanarak hür tefekkürünü boğmaması ve Asya’da, Doğu uygarlıkları coğrafyasında tarihin motorunun Avrupa/Batı uygarlığından daha farklı çalıştığına ilişkin güçlü sezgisiydi. Orijinalitesi de, kimilerine göre “naifliği” de bundandır. Yoksa Kıvılcımlı’yı orijinalite saplantısı olan bir adam olarak görmek ve salt bu açıdan tasnifçi aklın klasörüne yerleştirmeye çalışmak doğru bir yaklaşım olmayacaktır.
Kıvılcımlı’nın tarih tezleri ve Türk sosyolojisinin olanakları/birikimi, her ikisinin de sadece olumlu yönlerinden değil, açmazlarından da dersler çıkarılması, bir buluşma ve ortaklaşma zemininin sağlanması, günümüzde tarihi, uygarlığı, insanlığın bütün olumlu değerlerini yok etmeye yönelmiş küresel egemenliğe ve onun hegemonyasına karşı direnç göstermek açısından büyük önem taşıyor. Umarım bu sempozyum böyle bir arayış önünde bir basamak teşkil eder.

 

[1] Ki bu iddia bile tartışmaya açıktır; Kıvılcımlı ne ölçüde Sovyetler’e sadakat göstermiştir, sadakatinin sınırları nedir? Kıvılcımlı’nın kimilerine göre tartışmasız bulunan Stalinist öğretisinden Troçkist yorumlar çıkarmak nasıl mümkün olabilmektedir? Dolayısıyla topyekun sonuç ve yargılardan kaçınmakta yarar bulunmaktadır.
[2] Şaire söylediği şu sözler onun hakiki arayışlarının özünü veriyor:
  “- Her şeyden önce sen Türkiye halkının idealisti olabilirsin.
  - Değil miyim?
  - Henüz değilsin. Biçimce ve özce değilsin. Öz bakımından sen Kutva’da (KUTV, U.Ö.) ezberlediğin Marks-Engels-Lenin formüllerini Türkçeye şaşırtacak dillerle çeviren bir bülbülsün. Ve o şaşkınlıktan iyi yararlanıyorsun. Böylesi uzun sürmez. Türkiye halkının öz problemlerine girmelisin. İstanbul çocuğu olman hem bir meziyet, hem bir felâket.”
[3] Kuşkusuz Kıvılcımlı’dan önce de Türkiye’de sosyalist düşüncenin bir serüveni vardır. Örneğin Mustafa Suphi, ki komünist harekete katılmadan önce sosyoloji formasyonuna sahip olduğunu biliyoruz, İştirakçi Hilmi, Şefik Hüsnü gibi isimler de sayılabilir. Ancak Kıvılcımlı’yı bir ilk, bir öncü saymamızın nedeni, aktarma kolaycılığına düşmeden, Türkiye’de kendi çabasıyla, kendi adıyla anılacak bir tarihsel teori ve sosyoloji/sosyalizm anlayışını ortaya koymuş olmasıdır.

YALÇIN YUSUFOĞLU'NUN SEMPOZYUMA SUNACAĞI "MARKS, BARBUSSE VE KIVILCIMLI" BAŞLIKLI YAZISI

Marks, Barbusse ve Kıvılcımlı


İki ay sonra14 Mart 2013 Karl Marks’ın 130. Ölüm yıldönümü. Üç ay önce11 Ekim 1971 ise Hikmet Kıvılcımlı’nın 41. ölüm yıldönümüydü. Birisi 1818, diğeri resmi kayıtlara göre 1902 doğumluydu.
Kıvılcımlı Marks’ın evrenselliğine seçkin bir kanıttı. Marks öldükten kırk yıl kadar sonra bir Şark ülkesinde genç bir tıbbiyeli, üstelik de tabip zabit namzedi büyük düşünürün düşüncelerini öğrenecek, benimseyecek ve yaşadığı toplumu değiştirme mücadelesinde yer alacak, yani bu amaçla örgütlenenlere katılacak, partisinin Kongresinde delege olacaktı.
Sonra 1925’te Takrir-i Sükûn’la gelen ve Kemalistlerin hâlâ “Devrim Mahkemeleri” olduğunu iddia ettikleri İstiklal Mahkemeleri’nden başlayarak hayatı hapishanelerde, sürgünlerde ya da değilse, daimi polis takibi ve tehdidi altında, yokluklar, sıkıntılar içinde geçecekti. Yıllarca tıp mesleğini icra edemediği için –çünkü “Komünist doktor”a hasta kolay kolay gelmeyeceğinden—ya muayenehane açmak için yeterli parası olmayacak, açsa da hasta bulamayacak, hastaneler ise tabii ki ona, hekimliğine kapalı tutulacaktı.
Daha da önemlisi, sayısız olanaksızlıklar, kaynaksızlıklar ve yasakçılıklar ülkesinde okumak, araştırmak, düşünceyi geliştirmek için çalışacak, çalışacak, ülkesinin yetiştirdiği Marksist teorisyen olarak eserler verecekti. Marks Londra’da dünyanın en büyük kütüphanesi, yüz binlerce kitaplık British Museum’a giderdi, Doktor Hikmet ise cezaevinde veya sürgünde değilse, Beyazıt Kütüphanesine. Evi uzunca bir süre Sultanahmet’teydi. Hem Babıâli’ye yakındı, hem de Beyazıt’a.
Sağlığında ya da ölümünden sonra 60’tan fazlası yayınlanmış, daha da fazlası Emniyet veya Adliye bodrumlarında rutubetten, küften heder olmuş ya da kendi deyimiyle “farelerin kemirici eleştirisine” bırakılmış ciddi çalışmalar yapacaktı.
Pek çoğumuzdan farklı olarak, cezaevi yıllarını dolu dolu değerlendirerek zamanını okumaya düşünmeye, yazmaya hasredecekti. 1929 İzmir Tevkifatında 4,5 yıllık hapis cezası yüzüne okunduğunda, “Bu kadar zaman bir kızıl profesör olmaya yeter” diyecekti.
Onun kuramsal çalışmalarına verilecek profesörlük unvanı da neymiş? Tıp doktoru Hikmet Kıvılcım (lı) yaptığı sosyoloji, tarih ve ekonomi çalışmalarıyla kaç profesörlüğü hak ediyordu? O zamanki akademik dille konuşursak, çalışmaları kim bilir kaç doktora tezi, kaç doçentlik travayı ederdi. Marks’ın Prof. titri var mıydı? Kim Marks’ınkileri herhangi bir profesörün çalışmalarıyla kıyaslayabilirdi? Kıvılcımlı için de aynı sözü söylemek akademik unvan sahiplerine haksızlık olmaz..
Yaşamının son günlerinde yazdığı bir mektupta söylediği gibi hayatı boyunca “kara toprağın kuru öküzü gibi” çalışıp durmuştu. Ne bir ikbal beklemişti, ne şan, şöhret, ne para. Tek gayesi sadece ve sadece toplumunun sosyalizme doğru ilerlemesine “düşüncede ve davranışta” katılmaktı.
Kara toprak onun kıymetini bilmiş miydi? Ne gezer? Belgrad’da ölmüş, Kozlu mezarlığında kendisine bir yer bulabilmişti, o kadar.
Devletin ona yaptıklarını bir yana koyalım. Devleti destekleyen toplumun ant-komünist şartlanmaları olmasaydı devlet o eza ve cefayı yapabilir miydi? Bir hapishane cezasından sonra sürgün gönderildiği Anadolu kentinde geniş adımlarıyla ana caddeden geçerken herkes “Komünist doktor” diye birbirine gösterirmiş. Komünist doktor. Yani vebalı.
Peki, komünist doktor komünistlerden –o zamanki kelimelerle söyleyeyim—muavenet ve müzaheret görmüş müydü? Ne gezer? 1960’ların başlarında ilk tanıdığım bazı Türkiyeli komünistlerin onun için“Deli Doktor” dediklerini duymuştum. Tıptaki ihtisasını bilmediğim için Psikiyatr olduğunu sanmıştım. Belki rastlamışsınızdır, ruh hekimlerine arkadaşları “deli doktoru” diye takılırlar. Sonra baktım ki, meğer “Deli Doktor” diyorlarmış. İşte, kitaplar yazarsanız, özgün fikirlere sahip olursanız, skolastik sosyalizm anlayışlarına göre “deli” sayılırdınız. O kişiler sizin yoldaşlarınız, cezaevi arkadaşlarınız olsalar dahi.
O yıllarda henüz yeni kuşaklar için kitapları basılmış değildi. Marksizm Bibliyoteği’nden de haberim yoktu, 1953’teki “Fetih Broşürü”nden de.
Sonra üst üste kitapları çıktı: 1965’te “Tarih, Devrim, Soyalizm”, “”Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”, “İkinci Kuvayı Milliyeciliğimiz”, “İlkel Sosyalizmden Kapitalizme Geçiş: İngiltere” ve 1966’da” Marks’ın Özel Dünyası” yayınlandı.
Bu kitaplardan ilki Tarihsel Maddeciliğin Komintern didaktisyenleri tarafından “İlkel toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum” şeklinde şematikleştirilmiş kalıplarını kırıyor, sorunun Marks—Engels tarafından “ilkel toplumdan çıkışlar” şeklinde konulduğunu söylüyordu.
Başlangıçta hemen hepimiz Komintern’den Otto Kusinen’in ve Fransa’dan işçi üniversitesi hocası Politzer’in tasnifini kabul ettiysek de, hatta çoğumuz Kıvılcımlı’nın bu kitabından habersiz idiysek de, Marx’ın “kuzeyden gelen ilkel sosyalist Germen kavimleri” nin Roma İmparatorluğunu nasıl yıktığını anlattığını öğrendik, hatta Marksist olmayan DTCF profesörü Mustafa Akdağ’ın Kıvılcımlı’dan tamamen habersiz olarak Osmanlı tarihinde bu konuda benzer bulgulara ulaştığını okuduk. Ayrıca 1960’lı yılarda bir başka cenahta -kökenini Marks metinlerinden alan- Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları yapılmaktaydı. Derken “Japonya’da feodalizm” konuşuldu. Kısacası yukarıda andığımız şematik tasnifin Marks ile Engels’in vülgarizasyonu olduğunu sonradan öğrenecektik.
Demek ki, bütün toplumların tarihsel evrimi illa ki Avrupa’yı esas alan şemadaki gibi değildi.
Kıvılcımlı’nın “Osmanlı Tarihinin Maddesi” adlı çalışması 1974’te yayınlandı, “Grundrisse”yi Birikim 1979’da bastı. Kısacası tarihsel süreç hakkında dar görüşlülükten çıkma imkânı doğdu.

Gelelim Kıvılcımlı’nın o yıllarda “Tarih, Devrim, Sosyalizm”i takiben yayınlanmış en önemli teorik çalışması olan“Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi”ne.
Kitap “Türkiye yarı sömürge, yarı feodal bir ülkedir, Türkiye’de kapitalizm gelişmemiştir, bir avuç komprador burjuvazi ve onunla ittifak halindeki feodalite iktidardadır, komprador burjuvaziyi defedersek, Milli Demokratik Devrim gerçekleşir, bunu da Kamalistlerle birlikte yapabiliriz, hatta onlar öncü olarak yolu açabilirler, devrimde öncülük pazarlık konusu değildir” türünden görüşlere (o görüşler Yön çevresini aşıp solun geniş kesimlerine yayılmadan önce) verilmiş açık seçik bir yanıttı. Ama bu kitaba aldıran az oldu ve Kemalist solculuk bir süre revaç buldu, hatta “Atatürkçülük” ile “Kemalistlik” ayrı kavramlar sayıldı, Atatürkçülük kötüydü, Kemalizm iyiydi. O ayırım da yetmedi, “Sağ Kemalistler”, “Sol Kemalistler” gibi tasnif ve tanımlamaları yapıldı.
Oysa Hikmet Kıvılcımlı 1960’larda hâlâ tapınılan putun daha Cumhuriyetin ilk yıllarında, tek parti istibdadı alında İş Bankasını kurarak nasıl da finans kapitali yeşertip, büyüttüğünü anlatmaktaydı. Gazi Paşa’nın emriyle İş Bankası’nı kuran Mahmud Celal Bey’in aynı Reisicumhur tarafından önce İktisat Vekilliği, sonra da Başvekillik makamına getirilmesini finans kapitalin palazlanıp, güçlenmesinin siyasi kanıtı olarak göstermekteydi.
Marksizm ile Kemalizmi iç içe sokan siyasetin kuramcıları ise “Türkiye 1938’de sosyalizme bugünkünden daha yakındı” diyerek işçi sınıfının 30 yıl içindeki gelişmesini önemsemiyorlardı, Oysa işçi hareketinin zorlamasıyla Türk-İş yönetiminin 31 Aralık 1961’deki İstanbul Saraçhanebaşı’nda düzenlediği miting sınıf tarihinin ilk büyük mitingiydi. Sonraki Kavel, Kozlu, Paşabahçe, Derby, Singer, Demir Döküm, EAS, Mutlu Akü, Sungurlar, Gamak, Haymak Alpagut grev ya da işgalleri ve nihayet 15-16 Haziran 1970 direnişi önemli işçi olaylarıydı. Bu eylemlerde sınıf Satılmış Tepe, Mehmet Çavdar, Mehmet Gıdak, Yaşar Yıldırım, Mustafa Bayram, Şerif Aygül, sınıf bilinçli işçi lideri ve Kıvılcımlı’nın öğrencisi Necmettin Giritlioğlu’nu polis-jandarma-MİT kurşununa kurban verdi.
Ama Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın görüşlerinin yaygınlık kazanmasında işçi hareketinin önemli rolü oldu.15-16 Haziran İşçi Direnişinin Solu sarstığı, çok kimseyi “devrimci ordu” düşlerinden uyandırdığı aynı yılın sonbaharında Kıvılcımlı’nın “Adana’nın 15-16 Haziranı” dediği işçi olaylarının meydana geldiği günlerde, Türkiye kapitalizmi ve işçi sınıfının “sınıf savaşı” üzerine vurgu yapmış Kıvılcımlı’ya tabii ki kulak verilecekti.
Öyle de oldu. Ancak bu ortamda “Türkiye’de Kapitalizmim Gelişimi”ndeki görüşler ve tespitler üst üste yayınladığı kitaplarla ve haftalık Sosyalist Gazetesindeki yazılarla pek çok sosyaliste ulaştı. Kanımca gecikerek ulaştı, ama ulaştı; “gecikme” onun sürece müdahale etmesine vakit kalmamış olmasındaydı, ayrıca sürece kişiyle ve yayınla değil, ancak örgütle müdahale edilebilirdi. Bizler gibi toplama kadrolarla da o parti kurulmazdı.
Kuşkusuz ki, “Türkiye’de Kapitalizmim Gelişimi” çalışmasını salt siyasi bir kitap olarak değerlendirmemek doğru olur. Lenin “Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi”ni yazmıştı, Kıvılcımlı da kendi toplumunda aynı konuyu işledi. Lenin’in kitabı verdiği bilgilerden, yaptığı tahlillerden öte, bir yöntem şaheseridir. Zaten Marksizmin düşünceye en önemli katkısının “metot” olduğunu, Lenin’in de aynı yolda yürüdüğünü hatırlayalım.

KARL MARKS'IN ÖZEL DÜNYASI

Kıvılcımlı 1966’da yeniden yazıp yayınladığı kitabın özetini 1935’te Marksizm Bibliyoteği’nden “Marks-Engels Hayatları” adıyla yayınlamış, ama elinde tek bir nüsha kalmamış, kitabın el yazmalarının da pek azı varmış. Bu nedenle, Marks-Engels’i çalışmaları açısından tek bir insan gördüğü ve yazarken adlarını tireyle birleştirdiği halde, 1966’da sadece Marks’ı yazabildiği, Engels’i ondan ayırdığı için özür diliyor. [Ama 60 kadar eserinin yayınlanmasında büyük emeği geçen Ahmet Kale Sosyal İnsan Yayınları Yönetmeniyken “Marks-Engels Hayatları”nı bulup broşür olarak basmış.]
Kitapta anlatılan Marks’ın bin bir güçlük ortasında, yoksulluk ve hastalıklarla boğuşarak, çocuklarının ölümlerine katlanarak olağanüstü bir azim ve iradeyle çalışmasıdır: Bu çalışmayı yapmış, onca mücadeleyi vermiş kişinin insan yönleridir.
Kıvılcımlı Marks hakkında bu kitapta yazdıklarını karihasından icad etmemiş ya da kulaktan dolma bilgilere başvurmamış, söylediklerini –bizzat Marks’ın yazdığı mektuplar dâhil-- tanıklıklara dayandırmıştır. Hem de o anıların, anlatıların, mektupların, konuşmaların hiç biri Türkçeye çevrilmemişken bize Marks’ı onların dilinden Türkçe’ye çevirerek tanıtmıştır.
Kıvılcımlı kitaptaki çabasını şu sözlerle özetliyordu: “Marks’ın doktrinini bir yana bırakıyoruz. Yalnız etten, kemikten yapılmış, herkes gibi fani Marks’ın kişiliği üzerine söylenenleri tanıtacağız. Ta ki, Marks’ın bir PUT değil, İNSAN olduğu anlaşılsın.”
Anlatılanlarda dikkati çeken belirgin noktalardan birisi Marks ailesinin katlandığı olağanüstü sıkıntılardı. Bilgin ve eylemci olan Marks gece gündüz çalışıyor, ama çalışmaları ona doğru dürüst bir gelir getirmiyordu. Mesela, Kugelman’a gönderdiği 28 Aralık 1862 tarihli mektupta –“Das Kapital” adını alacak-- yeni kitabının gecikme nedenlerini izah ederken”1861’de ABD’de iç savaş çıkınca, başlıca gelir kaynağı olan New York Tribune Gazetesi yazarlığından olduğunu, iş için Demiryollarına başvurduğunu, ama el yazısı iyi olmadığından kabul edilmediğini” anlatır.
Marks’ın biyografisini yazan yazarlardan Joseph Diner-Desner Londra yıllarında ailenin çektiği sıkıntıları anlatırken ev sahibinin kirayı alamayınca savurduğu tehditleri, kasaba, bakkala fırıncıya, pastacıya borçlar ödenemeyip, alacaklılar kapıya dayandığında, Bayan Marks’ın utancını, kocasının birkaç şilin ödünç bulabilmek için sokaklara fırlamasını, akşam yorgun argın, eli boş, midesi boş dönmesini anlattıktan sonra, “Londra’da Marks’ın üç çocuğu yoksulluğa kurban giderek öldüler” der.
Çocuklarından Franzizka göçtüğünde babası “defin parası bulamadığı için Fransız komşularına başvurduğunu” Engels’e yazar. Mektup 23 Nisan 1852 tarihini taşıyor, yani Marks 1862’de parasızdır, 1852’de de.
Uzatmamak için son bir örnekle konuyu geçelim: 3 Eylül 1852 tarihli mektubunda Engels’e “karım hasta, Jenny (büyük kızı) hasta, Lenchen’in (evin vefakâr emektarı Helen) sinir hummasını andıran ateşi var. Doktor çağıramıyorum, çağıramadım, çünkü vereceği ilaçları alacak param yok 8-10 günden beri aileyi ekmek ve patatesle besledim… gerekli makaleyi yazmadım.Çünkü gidip gazeteleri okuyacak bir meteliğim yok…En sonunda şu son sekiz on gündür, canımı en çok sıkan şeyi yaptım: İşçilerden birkaç peni ve şilin ödünç aldım; açlıktan ölmemek için bunu yapmam gerekti.”
Her hangi bir insan bu koşullarda ne kadar karamsar olur değil mi? Bırakınız o denli yoğun düşünce üretmeyi, her gün muntazaman British Museum’un kütüphanesine gidip kitaplara dalmayı, notlar almayı, depresif ruh halinden kurtulmadan, hiçbir şey yapamaz.
Fakat Jenny günlüklerinde bakın babası için ne yazmış: “En dehşet verici anlarda bile geleceğe beslediği güvençten ve neşesinden bir şey yitirmedi. Beni şen gördükçe ve çocukların aziz annelerini okşayışlarını görünce sevinçle doluyor.”
Ekonomik zorluklar konusunda Marks ile Kıvılcımlı arasında bir paralellik kurmak istemem, ama o kadar eserin ve pratik mücadelenim sahibi Doktor’un da çektiği sıkıntıları tahmin etmek güç olmasa gerek. Sosyalist Gazetesindeki çalışmalar sırasında evim onunkine bir otobüs durağı mesafede olduğundan matbaaya yazı getirip götürmek, gelen yazıları değerlendirmek, mektupları okumasını kolaylaştırmak için kendisiyle sık sık görüşüyorduk, iş-güç arasında konuşma fırsatımız oluyordu. O sırada hayattan göçmüş bulunan annesi Münire Hanım’ı ve teyzesini anarken iki kız kardeşin dikiş dikerek, örgü örerek, bazen idare lambasında çalışmak zorunda kalarak hapishanedeki oğullarına baktıklarını yıllarca sonra bile büyük bir minnet ve duyarlılıkla anardı.
Özellikle Vatan Partisi tevkifatında iki yaşlı kadının Sultanahmet Cezaevine, (mensuplarının çoğu işçi olan komünlerine) bakraç bakraç yemek getirdiğini, mönünün çoğu zaman mercimek çorbası, etsiz kuru fasulye ya da nohut ve lahana turşusu olduğunu söylemişti. Bu ve benzeri anılarını (şikâyet edasıyla değil, “biz neler çektik” tarzında hiç değil) anlatırdı. Her şey tabii ki, siyaset değildi, ama çekilen eziyetler, sıkıntılar siyasi mücadelenin bir parçasıydı.
“Karl Marks’ın Özel Dünyası” kitabında Kıvılcımlı’nın Marks için yazdığı karakter özellikleri bir devrimci de olmasını elzem gördüğü özelliklerdi: Açık sözlülük, dürüstlük, sevgi en başta geliyordu.
Marks’ın polemiklerini okuduğunuzda onu öfkeli bir insan sanırsınız, ama Doktor’un aktardığı alıntılar tam da tersini söylüyor.
İlginçtir, Hikmet Kıvılcımlı için de aynı saptamalar geçerli. Yazdıklarında eleştirdiği görüşlere ve sahiplerine karşı dili keskindi, ama kendisiyle konuştuğunuzda o kadar hoş sohbet, şen ve şakacı bir bilgeydi ki, üslubuna ve tarzına doyamazdınız. Gıyaben bahsedeceği kişiyi zemmedecekse bile, “Allah selamet vesin, bizim…” diye o kişinin ismini anarak başlardı.                     
Marks’ın kızlarının babalarına sordukları bazı sorulara verdiği yanıtlar Almanya-Lüksemburg sınırındaki Trier kasabasındaki müze - evinde durur. Bu yanıtlar arasında Marks’ın beğendiği söz (motto) “İnsanım, insana dair hiçbir şey bana yabancı değil” (homo sum humani nihil a me alienum puto) sözüdür.
Kıvılcımlı “Türkçenin Üreme Yolları” konusunda “ismin sonuna “cil” gelince sıfat olmasından hareketle cümleyi çevirirken “insancıl” sözcüğünü kullanmış, “insancıl olan hiçbir şey bana yabancı değildir” demiş. Ne var ki, “insancıl” hümanist anlamında anlaşılıyor, burada kastedilen ise “hümanist” değil, “insana dair olan olumlu-olumsuz her şey”dir.
1972 başlarında kabri yapılırken, eşi Emin Hanım Doktor’a atfen “Marks’ın mezar taşında bu söz yazılıymış, ben de öyle yazdıracağım” dedi, Marks’ın söylediği insancıl’ın başka insancıl olduğuna kani olmadı, kelime mezar taşına “insancıl” olarak yazıldı. Daha sonra Londra’da Highgate Mezarlığına gittiğimde Marks’ın mezar taşında öyle bir cümleye rastlamadım.
                                                                                 

İNKILAPÇI MÜNEVVER NEDİR? HANRI BARBUSSE

Henri Barbusse 1935’te öldüğünde Kıvılcımlı Marksizm Bibliyoteği’nden bu broşürü çıkarmıştı. Broşür aynı zamanda Barbusse üzerine yazı yazan bazı Türk aydınlarına yönelik bir polemikti de. Broşürün son baskısı “Sosyal İnsan Yayınlarınca “Devrimci Aydın Nedir? (Henri Barbusse) başlığıyla basılmış (İst., Mart 2011). Broşür bir devrimcinin nasıl olması gerektiğini betimler.
Kıvılcımlı’nın vurgulamalarına geçmeden önce Barbusse’ü tanıyalım.                              
Hanri Barbusse 1873 doğumlu bir edebiyatçıydı, önceleri sembolist bir şairdi (Pleureuses= Ağlayan Kadınlar), sonra neo-natüralist bir romancı oldu (l’Enfer=Cehennem).
Dünya Savaşı başlayınca gönüllü olarak orduya yazıldı, Fransız milliyetçisi olarak gittiği cephede nişanlar bile aldı, ama esas olarak savaşın dehşetini yaşadı ve 1916’da “Le Feu” (Ateş) adlı savaş romanını yayınladı.
Romanın alt başlığı askeri deyimle ”Journal d’une escouade” (Bir Takımın Güncesi” dir. Barbusse Fransız askerlerinin yaşadıklarını anlatırken aynı zamanda insanların nasıl kan döktüklerini de anlatır. Eser “Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” kadar tanınmış olmasa da, dünya edebiyatının savaş karşıtı seçkin romanlarından biridir. (Kitabın Türkçe’deki ilk basımını Zeki ve Sırrı Öztürk Kardeşlerin Öncü Yayınevi ‘nden yayınlanmışlardı (1970)).
Barbusse 1917de yaralanır ve malulen ordudan çıkarılır. Savaşın suçlusunun sadece politikacılar ve generaller değil, bütün toplum olduğunu düşünmektedir. Gerçekten de, savaş ilan edildiğinde cepheye giden askeri birlikler Paris’in ve büyük kentlerin bulvarlarında nasıl coşkuyla uğurlandıklarını gösteren haber filmlerini görüp de o toplumu kınamamak elde değil. Fakat zaman geçtikçe o caddeler anneleri, eşleri, kızları yardımıyla yürüyen sakatlarla, körlerle dolacaktır. “Dünyayı Sarsan On Gün” kitabını yazacak olan ABD’li gazeteci ve Lenin’in dostu John Reed’in savaş sırasındaki Paris notlarını okuduğumuzda, cephe gerisinin de ne kadar dehşet verici olduğunu görmekteyiz.
Barbusse sonra Komünist Partisine katılır. Zamanla dünya çapında bir barış aktivisti olur. 1935’te Moskova’da ölür, Fransa’da defnedilir.
Kıvılcımlı broşürüne şu sözlerle başlar:
“Barbüs’ün ölüsü önünde “Üç gün iki gece Devrimci Matem Marşı bir dakika bile susmadı.” Ve bütün çalışan Moskova –bizde ancak vurguncu fırıncılar önünde ekmek alınırken görülen—bir üşüşme ile ordu oldu, geçit yaptı.
Barbüs Fransızdı. Moskova Fransa değildi. Neden bu coşkun yas?
Barbüs’ün ölüsü ardında Kızıl bir bayrak ve başak ormanı içinde, komünistinden sosyalistine ve radikaline kadar yumruklarını havaya sıkmış” 300.000 Parisli insan ırmağı saatlerce taşa taşa aktı.
Barbüs komünist idi. Paris, henüz Komüna’yı boğan bir Emperyalist ocağıdır. Bugün Habeş katliamında, Mussolini faşizmine 1 milyar kredi açan gerici hükümetin merkezinde, bir Bolşevik uğruna, bu yüz binlerce insana Paris’i çiğneten nedir? Yeryüzünün beşte dördünü tutan emperyalist dünyasından hiçbir hükümet şefi, hiçbir devlet başkanı, ülke kralı veya Roma papası, Barbüs’ün ardından başsağlığı göndermedi. Fakat Çin kuli’sinden, Arjantin köylüsüne kadar yeryüzünün beşte birini dolduran milletler ve insan toplulukları içinde nerede bir yığın örgütü, dünyaya geldiyse, oradan sol Fransız gazetelerine, Barbüs’ün ününü yücelten ve insanlığın olgun bilincini bir alev bayrak gibi yükselten bereketli bir Hommaga (saygı) sağanağı, haftalarca süre ile bardaktan boşanırcasına yağdı.
Bu milletleri kim zorladı? Barbüs dünyayı bu kadar nasıl sardı?”
Kıvılcımlı sorusunu ilerleyen sayfalarında yanıtlıyor.
“Barbusse’ü “Cehennem”den kurtaran ve bizim Barbüs yapan şu üç şarttır:
1-Kitle ve hareket adamı olmak;
2-Teşkilat adamı olmak,
3-Enternasyonal adam olmak.”
Kıvılcımlı Barbusse’ün komünist harekete katılışından önceki dönemi onun “prehistoryası” (tarih öncesi) saymaktadır. Yazarın sözleriyle “bugünün ve yarının yazarına düşen görev”in birbiriyle çatışan iki ana eğilimi ayırt etmek ve “mevcut kurulu düzenin muhafazasını isteyenler ile o düzeni adalet ve genel çıkar yönünde değiştirmek isteyenler” arasındaki mücadelede tarafını seçmek” tir.
Barbusse 35 yaşında safını seçmiştir, Kıvılcımlı seçimini daha genç yaşta yapmıştır, ama birisi Fransa’da, diğeri Türkiye’de bir başkası mesela Hindistan’da, başka başka insanlar başka başka coğrafyalarda dünyayı değiştirme mücadelesine girişmişlerdir. Bir birlerini hiç tanımsalar da, bütün o insanlar dünyanın dört bir köşesinde vardırlar, büyük bir ailenin fertleridirler.
Kıvılcımlının da kendi kuşaklarına ve sonradan gelenlere Barbusse’ü örnek göstermesi bundandır.
***
Son bir ek yapmama izin veriniz. Kıvılcımlı 1970 Aralık sonlarında prostat ameliyatı olmuştu. Eve çıktıktan sonra ziyaret ettim. Yataktan kalkamayacak durumdaydı. Durumunu sorduğumda “Pazar akşamına kadar çok kötüydüm. Kendi kendime‘Demek, bizim de mücadelemiz buraya kadarmış' dedim" diye yanıt verdi. Hastanede günler boyu biyopsiyi görmek istemiş, oyalamışlar, vermemişler; geçirdiğinin sıradan bir prostat ameliyatı olmadığını anlamış.
Dikkatimi çeken ve hâlâ da bugünmüş gibi hatırladığım şey şuydu: Nasıl ki bir Müslüman aynı durumda “Demek ki, vademiz bu kadarmış” derdi, Doktor da aynı edayla “Demek ki, mücadelemiz buraya kadarmış” demişti.
Tüm hayatı toplumsal mücadeleyle geçmiş komünistlerin komünisti hocamız, kendisini ölüm döşeğinde zannederken bile yaşamdan ayrılacağını düşündüğü anda, mücadeleden de ayrı düşeceğini düşünüyordu.


ESER SANDIKÇI'NIN SEMPOZYUMDA SUNACAĞI "Kıvılcımlı’ nın Kadın Sosyal Sınıfımız adlı Makalesinin Feminist Okuması" BAŞLIKLI YAZISI

Kıvılcımlı’ nın Kadın Sosyal Sınıfımız adlı Makalesinin Feminist Okuması

                                                          
Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın “Kadın Sosyal Sınıfımız” adıyla yazdığı makale, Kıvılcım Dergisi’nin Temmuz- Ağustos 1978 yılı ilk sayısında yayınlanıyor. Latife Fegan’ın anlatımlarından Kıvılcımlı’nın bu yazıyı 1968’de kaleme aldığını, 1971’de yeniden ve yeni yazı ile yazdığını öğreniyoruz. (Fegan, 2001)
Bu makalede sunulan yaklaşımın, Kıvılcımlı’nın bileşeni olduğu Türkiye Sosyalist Hareketi içerisinde “kadın sorunu” ile ilgili bakış açısıyla birlikte düşünüldüğünde; o dönemde söylenilmeyeni söylediğini, görünmeyeni görmeye ve görünür kılmaya çalıştığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

 Makalenin Yazıldığı Dönemde “Kadın Sorunu”na Yaklaşım

Makalenin yazıldığı tarihsel dönemde; Türkiye’de gençlik hareketinin, işçi hareketinin ve iki hareketin içerisinden gelişen ve bu hareketlerin gelişiminde etkisi olan sosyalist hareketin kitleselleştiğini ve mücadelelerinin yaygınlaştığını görüyoruz. Bu dönemde, tüm bu hareketlerin içerisinde kadınlar da etkin olarak yer almaya başlamışlardı. Ancak bağımsız bir kadın hareketi henüz daha oluşmadığı gibi, kadınların toplumsal cinsiyet dayatmasına ve bir bütün patriarkal sisteme yönelik mücadeleleri söz konusu değildi.
“1960- 70’li Yıllarda Devrimci Hareketin Feminist Sorgusu” adlı çalışmasında, dönemin sosyalist hareketi içerisinde yer alan kadınlarla yaptığı görüşmeleri kitaplaştıran Gülfer Akkaya, 1960 ve 70’li yılları, “Türkiye’de sınıfsal ve ulusal mücadelelerin olduğu, kadın kurtuluş mücadelesinin yani feminist mücadelenin olmadığı yıllar” olarak tanımlıyor. (Akkaya, 2011:8)
Dönemin kadınları ile röportajları “68’in Kadınları” adlı kitabında yayınlanan Ayşe Yazıcıoğlu da benzer tespitlerde bulunuyor. “1968’de hatta 1970’lerde feminizm hakkında bir ize rastlamak pek mümkün değil. Yabancı dili sayesinde dünya literatürünü takip edenler feminizmden haberdar olsalar da, önlerinde herhangi bir rol modeli olmadığı için ve ortamın bu konuya açık olmamasından dolayı feminizmi gündemlerine almazlar. Türkiye’de feminizm 12 Eylül darbesinin ardından gündeme taşınmıştır. 68’li kadınlar ancak o dönemde feminizmin yerleşmesine katkıda bulunurlar. ” (Yazıcıoğlu, 2010:197)
Gülnur Savran ’ın ifadesiyle “ Bu topraklarda esen 68 rüzgarı kadınlara hiç değmeden geçmişti. ”(Savran, 2004:348)
Fatmagül Berktay da1980 öncesinde, Türkiye Solu’nun gündeminde gerçek anlamıyla bir “kadın sorunu” olmadığını; bunun ciddiye alınması gereken bir teorik sorun olarak görülmediği gibi, kadınların ezilmesinin özgün boyutlarının üzerinde de durulmadığını savunuyordu. Berktay, 80 öncesinde, konuya ilişkin yazılı belge bulmanın zor olduğunu; var olanların ise, genellikle basmakalıp önermelerin bir derlemesi olmaktan öteye geçmediklerini iddia ediyordu . ( Tekeli:1993:313)
Şirin Tekeli de benzer eleştirilerde bulunuyor; Tekeli, 1970’li yıllarda Türkiye solunun kadınların ezilmesini ya da o günün terimiyle “kadın sorunu” nu Marksizm’in anti- feminist tahlillerine dayandırdığını iddiasında bulunuyor. (Tekeli, 1993:32)

Kıvılcımlı’yı “Kadın Sosyal Sınıfımız”ı Yazmaya İten Etken Neydi?

Türkiye’de teorik ve pratik düzeyde doğrudan etkileri gözlenemese de, bu tarihsel süreç aynı zamanda dünyada ikinci dalga feminist hareketin gelişmeye başladığı yıllar. O dönem, Türkiye’de Sosyalist Hareket içerisinde yer alan kadınların ikinci dalga feminizmle etkileşime geçmediklerini, o dönem mücadelenin içerisinde yer alan kadınlarla uzun yıllar sonra yapılan görüşmelerde ve döneme yönelik feminist analizlerde görüyoruz. ( Tekeli, 1993; Yazıcıoğlu; 2010; Akkaya, 2011) Kıvılcımlı’yı bu makaleyi yazmaya iten sürecin, Türkiye’de yükselen bir kadın hareketinin basıncı olduğunu söylememiz mümkün değil. Ağırlıklı gündemini anti- faşist mücadele ve yükselen toplumsal muhalefeti örgütleme ve bu muhalefete önderlik etme olarak belirleyen sosyalist hareketin; kadın sorununu yakıcı bir gündem olarak tanımlamamasından kaynaklı; Türkiye Sosyalist Hareketi’nden de böyle bir basınç olmadığını da öngörebiliriz.
Öyleyse, Kıvılcımlı’yı 1968-71 yılları arasında “Kadın Sosyal Sınıfımız” ı yazmaya iten sebep neydi? Latife Fegan’a göre, Kıvılcımlı kadınları devrimin dişi mayası olarak tanımlıyordu ve kendi devrim stratejisi içinde büyük bir potansiyel olarak gördüğü kadınları, devrime kazanmanın yollarını arıyordu. ( Fegan, 2001; Akkaya, 2011; 57)
Demir Küçükaydın, Kıvılcımlı’nın bu yazıyı yazarken 68’lerdeki yükselen kadın hareketini düşündüğünü sanmadığını; 60’ların başında Türkiye’de 27 Mayıs’ın etkisi ile içerisinde Latife Fegan, Ayla Kutlular, Oya Baydar gibi isimlerin olduğu bir entelijensiyanın oluştuğunu, bu entelijensiyanın, feminizmin yetmişlerdeki ikinci dalgası Türkiye’ye gelmeden önce, kendiliklerinden böyle eğilimlerinin olduğunu; bu eğilimlerin dolaylı olarak etkili olmuş olabileceğini öne sürmektedir. ( Küçükaydın; 2001:3) Latife Fegan da konunun hiç aktüel değilken yazının baskıya hazırlanmasının, Kıvılcımlı ile kadın sorunu üzerine yaptığı sohbetlerde, kendisinin bu konuda yazması üzerine ısrarı üzerine gerçekleştiğini açıkça ifade etmektedir. ( Akkaya, 2011; 55)
Kıvılcımlı, dünyadaki feminist hareketin gelişiminden etkilenmiş miydi? Feminist hareketin kaynaklarının birçoğu henüz o yıllarda Türkçeye çevrilmemişti. Kıvılcımlı, Fransızca ve Almanca okuyabiliyordu, dolayısıyla yurtdışından gelen yayınları okumuş olabilirdi. Ancak Latife Fegan; “Kıvılcımlı’nın o yıllarda Batıdaki feminist hareketi izlediğini, gösteren hiçbir şey olmadığını, kütüphanesinde hiç böyle bir yayın görmediğini” ifade etmektedir.
Kıvılcımlı’nın, aynı tarihsel süreçte gelişmekte olan ikinci dalga feminizmden haberdar olmadığını kabul etsek de; Kıvılcımlı’nın bu makalesinde şaşırtıcı düzeyde, feminist hareketin tartışmaları ile benzer tartışmalar ve feminist bir yaklaşım söz konusudur. Bu bildiride Kıvılcımlı’nın “Kadın Sosyal Sınıfımız” adlı makalesinde öne sürdüğü yaklaşımın; feminist kuramın yaklaşımları ile çakışan benzerlikleri irdelenecektir.
Kıvılcımlı’nın makaleyi yazmasında dünyadaki ikinci dalga feminist hareketin etkisinin olma ihtimalinin yok denecek kadar az olduğunu; Türkiye’de ise o yıllarda bağımsız kadın hareketi bulunmadığına göre Kıvılcımlı’yı içinde bulunduğu dönemin ilerisinde feminist tahlillere yaklaştıracak toplumsal etki nereden geliyordu?
Kadın hareketi üzerine çalışma yapan feminist aktivist - kuramcıların da ifade ettiği gibi Türkiye’de 1960 - 1970’li yıllarda kadın hareketi bulunmamaktaydı. Ancak Türkiye’de kadın hareketi, 1980’lerde de başlamıyordu.
Kökleri on dokuzuncu yüzyılın sonlarına giden, o dönemde yetmiş yılı aşkın bir geçmişe sahip bir kadın hareketi tarihi söz konusuydu. (Çakır, 2010) Doruk noktasına İkinci Meşrutiyet döneminde, 1908’de, kadınların kurdukları çok sayıda dernek ve çıkardıkları çok sayıda yayınla ulaşan, Osmanlı toplumunda kadınların, özellikle annelik ve zevcelik rolüyle sınırlandırılmalarını eleştiren ve eğitim, çalışma, toplum hayatına katılma talepleriyle ortaya çıkan güçlü bir kadın hareketi vardı. (Tekeli, 1993 :30)
Kıvılcımlı “Kadın Sosyal Sınıfımız” adlı makalesinin ağırlıklı bir kısmını İkinci Meşrutiyet döneminde kadın bedeni ve cinselliği üzerinden yürütülen gerici saldırıya ayırmıştır. Kıvılcımlı’nın ayrıca Türkiye kapitalizminin gelişimi ve sınıf analizinde İkinci Meşrutiyet dönemi önemli bir yere sahiptir. Bu nedenlerle Kıvılcımlı’nın 1908’de yükselişe geçen kadın hareketinin birikiminden haberdar olması olasıdır. Kadın hareketi olarak ortaya çıkmasa da; Türkiye Sosyalist Hareketinin ilk dönemlerinden itibaren içerisinde yer alan Zehra Kosova, Sevim Belli, Fatma Nudiye Yalçı, Behice Boran, Oya Baydar, Latife Fegan gibi kadınların varlığının; kadınların ezilme ve sömürülme süreci üzerine bir üretimde bulunmasında itici güç olması olası ihtimaldir.

Kıvılcımlı’dan Mekan-Sınıf-Cinsiyet Tartışmalarına Katkı

Kıvılcımlı’nın “Kadın Sosyal Sınıfımız” adlı makalesinde; Türkiye’de “kadın-erkek sınıflaşması” olarak tanımladığı süreci, Türkiye toplumunun coğrafi/mekansal analizi üzerine oturttuğu sınıfsal tahlil üzerinden açıklamaya çalıştığını görüyoruz.
“İleri kapitalist ülkelerde, sosyal sınıf çelişmeleri ve çekişmelerinin, işçi sınıfı ve işveren sınıfı olmak üzere iki yalın kata bölünmüştür; ancak bizdeki sosyal ehram üç katlı bir Babil Kulesi’dir…. 3 katı şöyle sıralayabiliriz:
1. Üst kat; büyük şehirler, modern kapitalizmin dünyası.
2. Orta kat; kasabala ; antika tefeci- bezirgan dünyası
3. Alt kat, köyler; tarih öncesi dünya
Bu üç ayrı dünya, üç ayrı toplum tarihi konağı birbirlerinden hem binlerce yıl ayrıdırlar, hem birbirleriyle aynı yerde bulunurlar. ”
Kıvılcımlı, Türkiye’deki sosyal yapıyı coğrafya/mekan üzerinden açıklarken; köy- kasaba- şehir olarak tarif ettiği her coğrafi katın ayrı ayrı ekonomi temeli, özel alt ve üst sınıfları ve özel birer sömürge halkı olduğunu söylüyor.

Coğrafya Semti
Ekonomi Temeli
Tahakküm Eden Egemen Sınıf
Sömürülen Yığın
Genellikle
Özellikle
Köy

Toprak Ekonomisi
Köy Erkekleri
Köy Ailesi
Köy Kadınları
Kasaba



Tefeci bezirgan ekonomi
Tefeci Hacıağalar ile Vurguncu Bezirganlar
Taşra Halkı
Köylülük
Şehir

 Meşrutiyette





 Cumhuriyette



Komprodor kapitalizm




Finans kapitalizm


Yerli komprodor burjuvazi+ yabancı finans- kapitalistler


Finans- kapitalist




Türkiye halkı




Taşra Halkı


Gerek makalenin içerisinde yukarıdakine benzer şekilde, gerekse de bizim çalışmamızda Türkiye sınıfsal yapısına dair analizleri tablo şeklinde, keskin çizgiler ve sınırlarla birlikte formüle edildiyse de; köy- kasaba- şehir katları arasında diyalektik bir ilişkinin var olduğu Kıvılcımlı tarafından açıkça ifade edilmektedir.
“Türkiye’nin özel sosyal ve politik yapısında köy-kasaba-şehir ayrımı basit bir mekanizma değildir. O üç sosyal ehram katı tam diyalektik bir tükenmez karşılıklı etki- tepki ve çelişki içinde bulunur. Her kat bir yandan birbiriyle etle tırnak olmuş ayrılmazlık içindedir. Öte yanda, ( fizik dilinde “hermeri-quement clos”: zerre sızdırmazca kapalı, değimine uygunca) birbirine karşı kapalı, yabancı, hatta bir hayli düşman bulunur. ”
Kıvılcımlı, Türkiye toplumunun mekansal ve sınıfsal analizi üzerinden en alt katta yer alan köylerde köy kadınlarının, köy erkekleri tarafından sömürüldüğü, köy kadınlarının ayrı sınıf olduğu sonucuna varsa da; analizini köy kadınları ile sınırlı bırakmıyor; kadın- erkek sınıflaşmasının toplumun bütün katlarında mevcut olduğunu açıkça ifade ediyor.
“Kadın erkek sınıflaşmasının en açık ve keskin olanı köy katında görünür. Ama gerçekte kadının ezilen-soyulan bir mahkum alt sınıf oluşu, Türkiye toplumunun köy- kasaba- şehir bütün katlarında en yaygın bir sosyal ve orijinal trajedimizdir”

Makalenin yazıldığı tarihsel dönem, dünya üzerinde hem Marksistlerin hem de feministlerin, mekan tartışmasına henüz mesafeli bulunduğu dönemlerdir. Kıvılcımlı; dünyadaki Marksist ve feminist tartışmalardan daha erken bir dönemde, coğrafyayı üretici güç olarak görmesinin doğal bir sonucu olsa gerek, Türkiye’deki sınıfları ve toplumsal cinsiyet ilişkilerini mekan üzerinden analiz etmeye çalışmıştır. Günümüzde ise mekan ile bağlantılı olarak sınıf ve toplumsal cinsiyet analizleri feminist ve Marksist kuramcılar arasında yaygınlaşmaktadır. Feminist coğrafyacı J. K Gibson - Graham’ın da söylediği gibi “öyle görünüyor ki artık hepimiz coğrafyacıyız”( Gibson-Graham:2007:142)
Mekan ile toplumsal cinsiyet rejiminin ve toplumsal cinsiyet rollerinin birbirlerini nasıl yapılandırdıklarına ve yeniden ürettiklerine bir başka deyişle mekan ile cinsiyetin ilişkiselliğine dair çalışmaların tarihi görece yenidir. 1970’lerin başlarına kadar mekan çok büyük ölçüde mutlak, yansız, insani pratiklerden ve toplumsal süreçlerden bağımsız, apolitik ve teknik bir inceleme nesnesi olarak ele alınmıştır. Mekan fetişizmine dayalı hakim paradigmayı eleştirerek mekanın toplumsalla ilişkisini kuranlar Marksist kuramcılar olmuştur: Manuell Castells (1972), David Harvey (1973) ve Henri Lefebvre (1974) mekanı ideolojik, siyasal ve toplumsal süreçlerden bağımsız düşünülemeyecek toplumsal bir ürün olarak kavramayı önermişlerdir. Diğer yandan Marksist geleneğin dışında Michel Foucault (1963, 1975) iktidarı gündelik yaşamın bütün düzlemlerinde yeniden tanımayarak yani iktidarın her yerdeliğine vurgu yaparak mekansal düzenlemelerle iktidarı ilişkilendirmiş; sosyal bilimlerin mekan körlüğünü yıkmada önemli bir rol oynamıştır. Mekanı ve mekansal süreçleri toplumsal cinsiyet ilişkileri bağlamında tartışmaya açanlar ise 1980’li yıllarda feminist kuramcılar olmuştur. Mekanı çalışma konusu edinen alanların hem eğitiminde hem mesleklerinde kadınların sayısal artışı, 1970’lerin ortalarından başlayarak eko-feminizmin zuhur edişi, 1990’lara gelindiğinde post modernizm bağlamında mekan, zaman-mekan ilişkisi ve kimlik sorunu tartışmaları, mekana yönelik feminist ilginin gelişmesini sağlamıştır. Bu ilgi doğrultusunda “feminist coğrafya” akımı gelişmiş, kadınlar ve planlama hareketi ortaya çıkmış, antropolojik ve kültürlerarası feminist araştırmalar, mekan boyutunu içermeye başlamıştır. (Altunpolat, 2009; 188)

Kıvılcımlı’ nın Patriarka Tahlili var mı?

Feminist hareketin en önemli katkılarından biri patriarkal yapıyı tanımlaması ve analiz etmesidir. Patriarka, maddi bir temeli olan ve erkeklerin kadınlara egemen olmalarını sağlayan erkekler arası hiyerarşik ilişkiler ve erkek erkeğe dayanışmayı içeren bir toplumsal ilişkiler dizisi olarak tanımlanmaktadır. (Hartmann, 2008; 178)
Kıvılcımlı, makalesinde patriarka tanımı yapmamakta ve feminist literatürün önemli kavramları olan patriarka, ataerkil, erkek egemen sistem gibi kavramları kullanmamaktadır. Ancak; bu kavramları kullanmasa da makalede patriarkal yapı analizi yer almaktadır.
Kıvılcımlı, patriarkayı bakın nasıl tanımlıyor:
Kadına karşı şartsız kayıtsız bütün erkeklerimiz; maddeleri yazılmamış, ama herkesçe ezbere bilinen ve hergün saksağan gevezeliği ile tekerlenen bir “Anayasa”nın adsız fedaileri olarak sözbirliği ve işbirliği etmişlerdir. Kadın düşmanlığı, kimi sosyal sınıf ve zümrelerimizde canavarca ağır, kimisinde daha yeğnikçe veya cilalıca görünebilir. Toplumumuzun her sosyal sınıf, tabaka, zümre, grup ve kişilerinde Kadın: ilk fırsatta gözünden vurulup, uçtuğu göklerden çamurlu er avcı ayaklarının altına yaralı düşürülmekle övünülen bir avdır”
Kıvılcımlı farklı sınıflardan erkeklerin kadınlar karşısındaki ittifakını da ayrıca tarif ediyor:
Kadına karşı, efendilerinden önce ve erkence erkek köleler çevik davranıp bir yağlı: “Aferin!” kazanmalıdırlar. Avrat kısmının, hep "eksik etek”i uzatılmalı, iflahı kesilmelidir. Yalnız bu yaradana sığınık savaşlarında köleler, efendilerinden teşvik görürler, namaz safında imişçe kadına vuruşta Efendileriyle birleşik cephe kurarlar. ”
patriarkanın tarihselliğine de yazı içinde vurgular yapıyor:
 “Ana kadının Tarih ve Toplum dışı bırakılmasından doğan dilsiz trajedi dönüp dolaşıyor, Türkiye’nin topal eşekle bile kervana katılamayan uygarlık dışı kalış dramına karıyor. ”
“7 bin yıllık egemen sosyal sınıflar denemesi, andan doğma kadın düşmanlığı eğilimini beslemeye yetmiş artmıştır”

Kıvılcımlı Ev içi Emeği Görüyor mu?

İkinci dalga feminizmin 1960’ların sonu ile 1970’lerin başlarında ilk tartışmaya başladığı teorik sorunlardan birisi kadınların karşılıksız ev içi emeği oldu. Kadınların ev içi emeği, cinsiyete dayalı işbölümü ve toplumsal cinsiyet ilişkileri çerçevesinde harcanan bir emek biçimidir ve patriarkal yapının en temel dayanaklarından birisini oluşturur. (Savran ve Demiryontan, 2008:10)
Kadınların karşılıksız ev emeği, görünmeyen emek kavramı ile tanımlanır ve bu kavram Marksizm’e yönelik feminist eleştirinin omurgasını oluşturur. Sosyalist feminizm Marksizm’i, kapitalizmi tahlil ederken, sermaye ilişkisinin yol açtığı fetişizmi eleştirip, toplumsal ilişkileri burjuva ilişkisinde onlara atfedilen doğallıktan arındırırken, yeniden üretim alanı söz konusu olduğunda patriarkal ideolojinin doğallaştırıcı bakışının ufkuna kaybolması nedeniyle eleştirir. Doğurma kapasitesinin yanı sıra, doğallıktan ibaret olmayıp bir doğa-insan ilişkisi olan çocuk doğurmayı, çocukların beslenip büyütülmesini, patriarkal kapitalizmde yeniden üretimin biçimi olan karşılıksız emeği doğallaştırması ve böylelikle görünmeyen emeği görünmez bırakması sosyalist feminizmin Marksist teoriye eleştirileri arasındadır. (Savran ve Demiryontan; 2008, 16)
Kıvılcımlı, görünmeyen emeği - kadınların ev içi emeğini - görmüş müdür? Kıvılcımlı’da kadınların görünmeyen emeğine doğrudan atıf yoktur. Ancak köy kadının durumu tarif ederken; ücretsiz aile işçisi konumundaki köy kadınlarının ücretlendirilemeyen emeklerinden bahseder. Köy kadınlarını, boğaz tokluğuna çalışan köleler olarak tanımlar.
kesici ayaz, yahut yıkıcı güneş günleri, kara toprakta bunaltıcı toz, boğucu batak içinde uğraşanlar kimlerdir. Elde çapa, orak, gevere, kıyasıya çalışan insanların inanılmaz çoğunluğu her zaman kadınlardır“
“Her köy erkeği, üstteki kasaba tefeci- bezirganın toprak esiridir. Ama, tarlasında ve evinde boğaz tokluğuna avrat- köleler çalıştırıp ezer. ”
Kıvılcımlı, işçi kadından bahsederken, işçi kadının ev içi emeğinden açıkça bahsetmese de onun kaç türlü soyguna uğratıldığının saymakla bitmeyeceğini ifade ediyor.
“. . emeğiyle, sağlığıyla, insanlığıyla haysiyetiyle kurban verilen varlık: işçi kadın’dır. Çalışan şehir kadınının kaç türlü soyguna, ezgiye, bunalıma uğratıldığını burada saymaya kalkışmayalım. Bitiremeyiz. ”

İslam ve Gericiliğin Kadın Bedeni ve Cinselliği Üzerindeki Baskı ve Tahakkümü Üzerine Tespitleri

Kıvılcımlı, makalenin ağırlıklı bir bölümünü, her türü özgürlük mücadelesi karşısında finans- kapitalin İslam dinini, kadın bedeni ve cinselliğini tahakküm altına alma suretiyle, bir gericilik mekanizması olarak nasıl kullandığını örnekler üzerinden tartışmaya ayırmıştır.
“Gericilikte en başarılı aygıt tipi, bin bir Saltanat soysuzluğu günlerinde İslamlığın Hulefay’ı Raşidin geleneğini çamura boğmakta parayla, çıkarla uzman yetiştirilmiş “sofu” görünümlü yobaz softa, sözüm ona “din adamı”dır. İslamlık 14 yüzyıllık tarih ötesinde kurulmamış mıdır? Muhammed Dini, kendi çağı için yeryüzünün en devrimci, en ihtilalci hareketidir. Ama tarihin önüne geçilmez çarkları altında ezilerek geri kaldığı için, her İstibdat, hele Finans- Kapital zorbalığı, İslamlığı bir “gericilik” mekanizması gibi gösterip kullanmayı pek becerir. Ve Müslüman kılığı sayılan Softa ve Derviş biçimliler, “gericiliğin” anadan doğma sözcüsü ve yetkilisi durumuna kolayca getirilebilirler. ”
vılcımlı, toplumsal mücadelelerin yükselişi karşısındaki egemen üst sınıfların kadın bedeni ve cinselliği üzerinden ürettiği gerici demagojinin klasik argümanı örnek verir:
“(Hürriyet Devrimi’nde ) egemen üst gerici sınıflar- bugün sosyalizm için yaptıkları gibi- “Hürriyet Nedir?” diye soranlara, sistemlice şu tanımlamayı yapmışlardır:
“Hürriyet, herkesin karısını birbirine peşkeş çekme serbestliğidir! Koca, akşam işinden evine gelip, şapkasını kapısı ardına takarken, orda başka bir erkek şapkası görürse, zamparayı kadınla baş başa bırakmak üzere, kendi şapkasını başına geçirir ve kapıdan dışarıya geldiği gibi çıkıp gider!”
Gerici demagoji, Abdülhamit istibdadı zamanı Meşrutiyet için, Meşrutiyet zamanı Hürriyet için, Cumhuriyet zamanı Demokrasi için, en sonra Sosyalizm için bıkmadan, usanmadan yalnız bu temayı işlemiştir. Geniş hak yığınları içine hep o “Avrat elden gidiyor!” fobisini umacılaştırmıştır.”
Bütün gerici saldırılar kadın üzerinden yapılmaktadır:
Nereden kalksak, düz veya ters yanıyla “dişi”elemandan daha yararlı gericilik silahı bulunmuyor. Kara yığınları her zaman kolayca kışkırtıp, körü körüne coşturan en sosyal patlayıcı madde kadın oluyor.”
Kıvılcımlı’nın İslam dini üzerine yaklaşımı ile birlikte düşünüldüğünde, İslam dininin gericilik mekanizmasının, kadınlar üzerinden yürütülmesini teşhir eden yaklaşımı daha da anlam kazanmaktadır. Kıvılcımlı’nın dine yaklaşımı Marksist gelenek içerisinde yaygın bir eğilim olan pozitivist/aydınlanmacı fikirleri aşan bir yerde durmaktadır. Dinsel düşünce ile seküler düşünce arasında kalın bir duvar çekmek aydınlanmanın mirasıdır. Kıvılcımlı ise din içi tartışmaları insanlığın genel düşünce evrimi içinde ve sosyo-politik faktörlerle birlikte değerlendirir. Dini kabaca “halkın afyonu” ya da muhafazakâr bir ideoloji olarak görmez. Tarihte birçok kez gerçekleştiği gibi din, toplumsal dönüşümlerin ve devrimlerin de ideolojisi olabilir. Önemli olan dine, hangi sınıf ve gruplar tarafından nasıl bir anlam yüklendiğidir ya da daha kaba bir deyimle dinin hangi amaçlar için kullanıldığıdır. Kıvılcımlı ünlü Eyüp Konuşması’nda olduğu gibi, güncel sömürü ve tahakküm mekanizmalarını anlatırken ve bunlara karşı mücadele çağrısı yaparken İslam dinine ve tarihine referans vermekten çekinmez. ( Kızıltan, 2006) Pozitivist bir yönelimle, dine karşı tümden reddedici yaklaşımının olmamasıyla birlikte, Kıvılcımlı’nın İslami muhafazakârlığın kadınlara yönelik iki yüzlü politikalarını teşhir etmesinin İslam ve feminizm tartışması açısından değerli bir katkı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca makalede İslamcı gericiliğin, finans kapitalle olan ilişkisi üzerine yapılan tespitlerin; günümüz Türkiye’sinde ve dünyada uygulanmakta olan neo liberal muhafazakâr ideoloji hakkında ve neo liberalizm ile muhafazakârlığın kadın düşmanlığı üzerinden nasıl uzlaştıkları üzerine önemli veriler sunmaktadır.

Kıvılcımlı ve Delphy’i Buluşturan Yaklaşım: “Kadınlar Sınıftır”

Kıvılcımlı, 1971 yılında yayınlanan bu makalede kadınları sınıf olarak tanımlıyor ve makalenin başlığında dahi bu tanımlamayı kullanmaktan beis görmüyor.
Sosyal stratejimizin hem en sonuncusu, hem en birinci gelen katı: kadın-erkek sınıflaşmasıdır… Kadının ezilen soyulan bir alt sınıf oluşu; Türkiye toplumunun Köy, Kasaba, Şehir bütün katlarında: en yaygın bir sosyal ve orijinal trajedimizdir. ”
Türkiye’de o yıllarda kadınların ayrı sınıf olup olmadığına dair sosyalistler veya kadınlar arasında herhangi bir tartışma bulunmuyor. O tarihsel süreçte bu coğrafyada, böyle bir tartışmayı yürütecek bir kadın hareketine rastlayamadığımız gibi; kadınların içerisinde yer aldığı sosyalist harekette de kadınları işçi sınıfı mücadelesinin bir neferi olarak görmenin ötesinde bir yaklaşıma da rastlamıyoruz. Ancak kadınların ayrı bir sınıf olduğu söylemini; aynı tarihsel zaman diliminde farklı bir coğrafyada bir feministten duyuyoruz. 1968 sonrası Fransa’da gelişen ikinci dalga feminist akımın önemli isimlerinden Christine Delphy 1970 yılında yazdığı “Baş Düşman Patriyarkanın Ekonomi Politiği” adlı kitabında kadınların sınıf olduğunu savunuyor. Delphy’e göre, kadınlar için “baş düşman” kapitalizmden ziyade erkeklerdir. Tüm evli kadınlar erkekler tarafından sömürülmektedir. Yani erkekler kadınların emeğine el koymaktadır. Bu sömürü ilişkisinde erkekler, kadınlar karşısında sınıf oluşturur. Patriarkal sömürü kadınların ortak, özgül ve temel ezilmişliğini oluşturur. (Savran , 2004; 47, Savran, 2008; 91)
Kıvılcımlı, bu makaleyi yazarken Delphy’i Fransızca kaynaklardan okuduğuna dair herhangi bir bilgi elimizde yok; ancak aynı tarihlerde kadın hareketinin içerisinde bir feministle, Türkiye gibi kadın hareketinin henüz dünyadaki ikinci dalga feminist hareketle buluşmadığı ve kadınların sınıf olup olmaması üzerine benzer bir tartışmanın yürütülmediği bir ülkede, bu tespiti yapıyor olması oldukça şaşırtıcı bulduğumu söyleyebilirim.
Kuşkusuz, Kıvılcımlı’nın kadınları sınıf olarak tanımlamasının nedeni; Delphy de olduğu gibi kadınların ezilmesi ve sömürülmesine yönelik Marksist teorinin kavramlarının eleştirisini sunmak değildir. Kıvılcımlı’nın tarihte ilk alt edilen kadının erkekler karşısındaki durumunu daha da çarpıcı bir şekilde vurgulamak istemiş olması daha muhtemeldir.

Kıvılcımlı’nın Patriarka ve Kapitalizm Arasındaki İlişkiye Dair Yaklaşımı

Kıvılcımlı, kadınların ezilmesinin/sömürülmesinin nedenini ekonomik nedenlere, üretim geriliğine bağlar.
Kadın altlığının, sömürülüşünün, ezilişinin kökü, toplumumuzun üretim geriliğinden kaynaklanır
Türkiye’de kadınların ezilmesini/ sömürülmesini, Türkiye’nin coğrafi/mekansal ve sınıfsal analizi üzerinden gerçekleştirir ve Türkiye’nin geç kapitalistleşmesine bağlı olarak özellikle köylerde pre-kapitalist yapıların geçerliliğini koruması ile kadınların ezilmesi arasında bir bağlantı öne sürer. Kadınların ezilmesinin ve sömürülmesinin nedenini üretim geriliğine bağlayarak, açık bir biçimde ifade etmese de, kapitalizmin gelişimi ile birlikte patriarkanın çözüleceği yaklaşımını savunur. Bu Marksist kuram içinde güçlü bir inanıştır. Kapitalizmin, patriarka da dahil olmak üzere kendinden önceki bütün pre-kapitalist ilişkileri çözeceği kabul edilir.
 Sosyalist feminizmin Marksist teoriye önemli katkılarından biri de patriarkal kapitalizm kavramıdır. Kapitalizm gelişirken patriarkayı yok etmemiş/edememiştir. Bu iki sistem öylesine iç içe geçmiştir ki, her ne kadar zaman zaman çelişse de- bugün artık ne saf bir kapitalizmden ne de saf bir patriarkadan söz etmek mümkündür. Sosyalist feminist teori içerisinde yaşadığımız toplumsal yapıyı patriarkal kapitalizm olarak tanımlar.
Kıvılcımlı da geç kapitalistleşmiş bir ülke olan Türkiye’yi analiz ederken; Türkiye’de kapitalizmin gelişimi ile birlikte erken kapitalistleşen ülkelerde olduğu gibi kapitalizmin pre-kapitalist yapıları tasfiye etmediğini, onlarla rezonansa girdiğini savunur. Türkiye toplumunu analiz ederken, sosyalist feminizmin patriarkal kapitalizm tanımına benzer bir analizde bulunur. (Küçükaydın, 2001: 3) Ancak, Türkiye’de kadınların ezilme ve sömürülmesinin nedenini üretim geriliğine bağlayarak, örtük biçimde, üretimin ilerlemesi, yani kapitalizmin gelişimi ile birlikte sorunun çözüleceği öngörüsünde bulunur.
Oysaki erken kapitalistleşen batıdaki kapitalist ülkelerde kadınlara yönelik baskı ve tahakkümün sona ermemesi, sorunun “üretim geriliğinde” olmadığını göstermektedir. Ancak bu inanış çoğu zaman özellikle batılı feministler tarafından dahi sahiplenilmektedir. Batılı bir feminist olarak “Üçüncü Dünya” ülkeleri üzerine araştırma yapan Maria Mies, benzer yaklaşımı savunduğu için özeleştiride bulunur:
“ ‘Öteki kadınlar’ yani Üçüncü Dünya kadınları, üzerine yaptığımız araştırma kendi durumumuza yönelik eleştirel bir duruş geliştirmemizi sağladı. Asya ve Latin Amerika’da karşılaştığımız maşizmin ve erkek egemenliğinin çeşitli biçimlerinin azgelişmişliğin karakteristiği olduğuna inanarak yola çıkarken, kendi durumumuzun bütünüyle farklı olmadığını çok geçmeden fark ettik. Ve en önemli keşfimizi, yani cinsiyetçilik ve ataerkilliğin geri kalmışlığa işaret etmesi bir yana, bilakis endüstriyel sistemin ve onun birikim modelinin ideolojik ve kuramsal destekleri olduğu keşfini yapmamız, erkek egemenliğinin tarihsel köklerine ilişkin daha ayrıntılı bir araştırmaya girişirken oldu. ” (Mies, 2008:11)
Batılı ve feminist olan Mies ve arkadaşları Kıvılcımlı ile benzer bir kaygı ile; geç kapitalistleşmiş ülkelerin özgünlüğünü anlama çabası ile çıktıkları yolda Kıvılcımlı ile benzer bir tespitte daha bulunurlar. 1988 yılında çalışmalarını derledikleri “Son Sömürge: Kadınlar” adlı kitapta kadınlar ve sömürgeler arasında benzerlik kurar ve kadınları sömürge olarak tanımlarlar. Aynı benzetmeyi Kıvılcımlı 1971’de yazdığı makalesinde yapar:
Köylülüğün, sömürge halkı bütünüyle Köy Kadını’dır”                

Kadına Yönelik Erkek Şiddeti

Kıvılcımlı, feminist hareketin önemli gündemlerinden biri olan erkek şiddetine de makalesinde değinmiştir. Erkek şiddeti, o yıllarda sosyalist hareketin gündeminde yer almamakta ve görünür kılınması 80 sonrası kadın hareketinin gelişimi ile birlikte olmuştur. Şiddetin kaynağını ekonomik nedenlere bağlamış olsa da, kadına yönelik erkek şiddetini ifade etmesi önemlidir.
“En karanlık ‘ayaktakımı’, hergün, ağasından, efendisinden, beyinden, 24 saat çalışmasına karşılık yalnız hak yiyicilik, hakaret ve işkence görür. O durumun yarattığın aşağılık kompleksi ile patlayacak kertede dolar, şişer. Çatlamadan yaşayabilmek için, evinde cariyeye, parayla satın aldığı dişi köleye işkence yapabilmenin boşalışlarına sık sık başvurur”
Salt fiziksel şiddetten değil, erkeklerin kadınlara uyguladığı psikolojik şiddetten de bahseder:
En aşağı kul kölenin, evinde, tarlasında tepe tepe sömürüp ezdiği, etini ve ruhunu cımbızla didiklediği bir dişi kulu, ev kölesi, cariyesi vardır”

Bitirirken

Hikmet Kıvılcımlı, “Kadın Sosyal Sınıfımız” adlı çalışmasında bir erkek olarak, Türkiye’de kadınların ezilme ve sömürülme süreçlerini incelerken, birçok konuda feminist yaklaşımla benzerlik gösteren değerlendirmelerde bulunmuştur.
Feminist yaklaşım sergilemesinde dönemin feminist tartışmalarının ideolojik etkisinin olması ihtimali oldukça düşüktür. Dönemin Türkiye Sosyalist Hareketi’nin “kadın sorunu”na bakışının çok ilerisinde olan bu görüşlerin oluşmasında, o dönemde etkinliği zayıflamış olsa da Türkiye’de yetmiş yılı aşan bir tarihe sahip kadın hareketinin ve sosyalist hareket içerisindeki kadınların etkisi olması ise muhtemeldir.
Kıvılcımlı’nın içerisinde yaşadığı toplumu anlama ve değiştirmeye yönelik yoğunlaşmış çabası; adını açıkça ifade etmese de; kadınların erkekler tarafından ezildiği ve sömürüldüğü tarihsel ve güçlü kurum olan patriyarkayı görmesini ve analiz etmesini sağlamıştır. Zengin bir tarihsel formasyon ve yerelliği anlama arzusu; Kıvılcımlı’yı feminizme yaklaştırmış olmalıdır.

Eser SANDIKCI

 

Kaynakça

Ayşe Yazıcıoğlu, 68’in Kadınları, Doğan Kitap, 2010.
Demir Küçükaydın, “Kadın Sosyal Sınıfımız” Üzerine, Kıvılcımlı Sempozyumu, Bremen, 2001
Fikret Kızıltan, Kıvılcımlı’nın Mirasının Güncel Anlamı Üzerine Değinmeler, Teori ve Politika, Kış 2006
Gülfer Akkaya, “Erkekliğe ve Erkeğe Toz Konduran Bir erkek: Dr Hikmet Kıvılcımlı, Kıvılcımlı Sempozyumu, Bremen, 2001
Gülnur Acar Savran, Beden Emek Tarih:Diyalektik Bir Feminizm İçin, Kanat, 2004.
Gülnur Acar Savran ve Nesrin Tura Demiryontan, Kadının Görünmeyen Emeği, Yordam, 2008
Maria Mies, Veronika Bennholdt- Thomsen ve Claudia Von Werlhof, Son Sömürge Kadınlar, iletişim, 2008
Gülfer Akkaya, Sanki Eşittik: 1960-70’li yıllarda devrimci mücadelenin feminist sorgusu, Kumbara Sanat, 2011
Hikmet Kıvılcımlı, Kadın Sosyal Sınıfımız, Sosyal İnsan, 2009
J. K Gibson-Graham, Bildiğimiz Kapitalizmin Sonu: Siyasal İktisadın Feminist Eleştirisi, Metis, 2010
Latife Fegan, “Kadın Sosyal Sınıfımız” Yazısını Yeniden Okumak, Kıvılcımlı Sempozyumu, Bremen, 2001
Remzi Altunpolat, Mekanda Cinsiyetin İzini Sürmek yada Cins Cins Mekan, Eğitim Bilim Toplum, 2009; sayı 26
Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis, 2011
Şirin Tekeli, 1980’ler Türkiye’sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar, İletişim, 1993