4 Ocak 2013 Cuma

MUSTAFA ŞENER'İN SEMPOZYUMA SUNACAĞI "KIVILCIMLI VE MİLLİ DEMOKRATİK DEVRİM" BAŞLIKLI YAZISI


Kıvılcımlı ve Milli Demokratik Devrim*

Mustafa ŞENER

Giriş
Doktor Hikmet Kıvılcımlı 1930’ların başında Elazığ cezaevinde Yol: Türkiye Komünist Partisi’nin Eleştirel Tarihi üst başlığıyla yazdığı sekiz kitapta TKP tarihi, Türkiye’nin sınıfsal yapısı, burjuva devrimi, Kemalizm, Kürt sorunu gibi konuları ele alır. Kıvılcımlı’nın, Komintern çizgisine bağlı bir partinin üyesi olarak bu kitaplarda yaptığı analizler ve önerdiği politikalar Komintern’in o dönemdeki “sınıfa karşı sınıf” siyasetiyle uyumludur. Kemalist devrim bir burjuva devrimi olarak nitelenmekte, bu devrimin işçi sınıfı ve köylülük açısından bir diktatörlük olduğu vurgulanmakta, Kürtlerin ezilen bir millet olduğuna dikkat çekilmekte ve Kürtler Türkiye devriminin yedek gücü olarak konumlandırılmaktadır. Dahası, Kıvılcımlı bu yazılarında, Komintern’in Türkiye gibi “geri” ülkelerde sosyalizme ancak aşamalı olarak geçilebileceği yolundaki tezlerini de reddetmektedir: “Türk burjuvazisi nasıl klasik kapitalizme uğramadan doğru tekelci finans-kapitalizme atladıysa, Türk proletaryası da öyle … doğru Sovyetler devrimine girişmeye zorunludur. … 27 yıl sonra bir ikinci 1905 yapmaya özenemeyiz” (1992: 326-27).

Ancak Kıvılcımlı o günlerde bu kitapları yayınla(ya)mayacağı gibi, 1930’ların ortalarından itibaren değişen Komintern politikalarına paralel olarak kendisi de Yol’da ele aldığı konulardaki bazı görüşlerini sonradan revize edecek, Kürt sorunu gibi bazı konulara ise bir daha hiç dönmeyecektir.[1] Kıvılcımlı’nın Yol’da ileri sürdüğü tezleri terk edişinin ilk işareti çok geçmeden ortaya çıkar. 1937 yılında yayımladığı Demokrasi: Türkiye Ekonomisi ve Politikası Hakkında adlı kitapçık Yol’daki tezleri öyle bir alt-üst eder ki bu durum kimine göre Kıvılcımlı’nın “siyasal kopuşunun ilk önemli adımı”dır (Ünsal, 1998: 112), kimine göre ise düpedüz siyasal “intihar girişimi”dir (Küçük, 1997: 433). 1937 yılında İnönü ve Celal Bayar arasındaki iktidar mücadelesini değerlendirmek üzere kaleme aldığı bu kitapçıkta Kıvılcımlı, Yol’daki değerlendirmelerinin aksine “Türkiye Cumhuriyeti tarihi, Mili Kurtuluş şeklinde bir demokratik inkılâp tarihidir” diye yazar, yine daha önceki tezlerinin aksine “etatizm” şeklinde ifade ettiği devletçilik uygulamalarını, özel sermayeye oranla emperyalizme karşı “daha derli toplu bir müdafaa sistemi” olarak olumlar (1974: 147, 150).

1938’de yeniden girdiği hapishaneden 1950’de çıkan Kıvılcımlı 1954’te çoğu işçi olan bir grup arkadaşıyla Vatan Partisi’ni kurar. Milliyetçi ve kalkınmacı bir anlayışın egemen olduğu Vatan Partisi programı, Kıvılcımlı’nın her zamanki özgün jargonuyla kaleme alınsa da aslında –sosyalizme geçiş ve iktidar sorununun dışarıda bırakılmış olduğunu gözden kaçırmamak kaydıyla- Komintern çizgisinin asgari/minima programı çerçevesinde değerlendirilebilir. Kıvılcımlı bu programla Türkiye için adeta “kapitalist olmayan kalkınma yolu” önermektedir.

Kıvılcımlı, Vatan Partisi programının gerekçesi olarak yayımlanan metinde ise partisinin hedefini “İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz” olarak tarif eder. Bu, Aydınoğlu’nun (2008: 262) da vurguladığı gibi, Birinci Kuvayimilliye hareketinin yarım bıraktığı burjuva devriminin ikincisi ile tamamlanması gerektiği anlamına gelir ki, Kıvılcımlı bu görüşünü sonraki yıllarda da sık sık yineleyecektir. Kıvılcımlı artık bir “aşamalı devrim” taraftarıdır ve hayatının sonuna kadar da öyle kalacaktır.

27 Mayıs ve Kıvılcımlı
Kıvılcımlı 27 Mayıs darbesine çok hızlı ve olumlu bir tepki verir. Hemen ertesi gün Cemal Gürsel’e bir kutlama telgrafı çeker. Ordunun övüldüğü telgrafta 27 Mayıs “İkinci Kuvayimilliye Gaza”sı olarak değerlendirilmektedir (Kıvılcımlı, 2008a: 13). Kıvılcımlı bu telgrafla da yetinmez ve 1960’ın yaz aylarında Milli Birlik Komitesi’ne iki açık mektup daha yazar. Türkiye’de ordunun neden devrimci olduğunu açıklama girişimiyle başlayan ilk mektupta, Türk milletinin “ordu millet” olarak tabir edildiği hatırlatılır, İnönü övülür ve Mili Birlik Komitesi, bütün milleti birleştirecek bir parti, “İkinci Kuvayimilliye Partisi” kurmaya davet edilir. İlk mektuptan iki ay kadar sonra yazılan ikinci mektup da benzer taleplerin biraz daha ayrıntılandırılmasından ibarettir. Böylece 27 Mayıs’ın hemen ardından 1960-1971 dönemi Kıvılcımlı’sının politik hatları iyice netlik kazanır: Kemalizme olumlu bakış, orduya devrimci rol ve aşamalı devrimcilik.

Kıvılcımlı, 27 Mayıs hakkındaki olumlu düşüncelerini daha sonraki yıllarda da korur. İlk basımları 1970 yılında yayımlanan iki eserinde 27 Mayıs’ı “demokratik devrim” ya da “politik bir demokratik devrim” olarak niteler. Halk bu “devrim”e aktif olarak katılmamakla birlikte sonradan anayasaya oy vererek devrimin meşruiyetini sağlamıştır. Bu nedenle 27 Mayıs, Mustafa Kemal’in Birinci Kuvayimilliye adı altında yürüttüğü “milli demokratik devrim”in açtığı yolda İkinci Kuvayimilliye hareketinin, yani “ikinci milli demokratik devrim”in bir konağı olmuştur (1970a: 24 ve 31; 1970b: 85 ve 112). 

Fakat Kıvılcımlı, 27 Mayıs’ı gerçekleştirenleri “çok aşırı basit” bir gerçekliği görmedikleri için de eleştirir. 27 Mayıs’çılar ellerinde bir “sosyal sınıf pusulası” olmadığı için, modern bir toplumda burjuva tahakkümüne karşı çıkabilecek tek alternatifin “proletarya sosyalizmi” olduğu gerçeğini görememişlerdir. Aslında finans-kapital iktidarını devirmişlerdir, ama bu pusuladan yoksun oldukları için sadece “kişileri” devirdiklerini sanmışlardır. Ve modern anlamda bir sosyal sınıfa dayanmadan iktidarda kalamayacakları için de ellerindeki iktidarı finans-kapitale yeniden ve “kendi elceğizleriyle” teslim etmişlerdir (1970c: 166-67). Kıvılcımlı’nın bu analizlerinde, tarih teziyle uyumlu bir biçimde, Türkiye’de orduyu sınıfların üstünde ya da dışında, en azından egemen sınıflardan kısmen özerk bir konumda değerlendirdiği görülmektedir.

Hikmet Kıvılcımlı ve Milli Demokratik Devrim
Kıvılcımlı, 27 Mayıs’tan 1971’deki ölümüne kadar olan dönemde genel olarak MDD’cilerin yanında görünmekle birlikte aslında bu döneme damgasını vuran her üç harekete de (Yön, MDD ve TİP) mesafeli durmuştur. Ancak bu mesafenin eşit olmadığı vurgulanmalıdır. Kıvılcımlı, çoğu eski TKP’li olan MDD’cilere hem köken hem de ideolojik-teorik bakımlardan daha yakındır. Özellikle aşamalı devrim savunusu onu MDD hareketine yaklaştırmaktadır. 1967’den itibaren Türk Solu ve Aydınlık dergilerinde yazması da bu ideolojik yakınlığın pratikteki görünümüdür. Fakat devrimin temel gücünün işçi sınıfı olduğu yolundaki sarsılmaz inancı ve bir an önce bir proletarya partisinin kurulması yolundaki ısrarı onu diğer MDD’cilerden bir ölçüde ayırır. TİP konusunda ise ikircikli bir tutum içinde olduğu söylenebilir. TİP’i kuruluşundan itibaren önemsemiş, ama bu partinin ‘gerçek’ bir proletarya partisi ol(a)madığını ileri sürerek özellikle 1967’den sonra TİP yöneticilerine en sert eleştirileri yöneltmiştir. Yön-Devrim Hareketi konusunda ise çok daha net bir tutuma sahiptir Kıvılcımlı. Kadrocuların bir devamı olarak gördüğü Yöncüleri, 1967 yılına kadar Doğan Avcıoğlu ile neredeyse bir ittifak gerçekleştiren ve Yön’de yazılar yazan diğer MDD’cilerin aksine, asla bir müttefik olarak görmez.

Kıvılcımlı, 1961 sonlarında yayımlanan “Yön Bildirisi” üzerine kaleme aldığı Sosyalizmimiz ve Devletçiliğimiz başlıklı yazısında özellikle söz konusu bildiriye hâkim olan devletçilik ve yukarıdan sosyalizm anlayışını sert bir dille eleştirir. Özellikle işçi sınıfının örgütlenmesi ve öncülüğü noktasındaki bu eleştiriler hayati önemdedir. Özellikle de o dönemde Mihri Belli ve arkadaşlarının Yön’e -dışarıdan da olsa- destek verdikleri hatırlanırsa, Kıvılcımlı ile diğer eski TKP’liler arasında özellikle sınıf vurgusu bakımından kayda değer bir farklılık olduğunu göstermektedir. Kıvılcımlı, Yön-Devrim çizgisine olan eleştirilerini 1970 yılında yayımladığı bir kitapla (1970c) daha da genişleterek sürdürecektir. Bu kitaptaki dikkat çekici vurgulardan biri devlet teorisi konusundadır. Kıvılcımlı, Yöncüleri devletin bir “sosyal sınıf aracı” olduğunu görmedikleri için eleştirir, devlet problemi konusundaki bu yanılsamanın “geri tepen bir silaha” dönüşeceğini ileri sürerek uyarır (1970c: 68).

Ocak 1967’den itibaren yayımlanmaya başlanan ve çoğu yazısı Kıvılcımlı tarafından kaleme alınan Sosyalist gazetesi’ndeki yazılar (Kıvılcımlı, 1995) Kıvılcımlı’nın Vatan Partisi’nden bu yana sürdürdüğü siyasi çizginin ana hatlarıyla devam ettiğini gösterir: aşamalı devrim anlayışı, İkinci Kuvayimilliye parolası, Kemalizmin ve 27 Mayıs’ın olumlu değerlendirilmesi, ordunun Türkiye tarihinde geleneksel olarak işgal ettiği ayrıcalıklı konuma ve oynadığı özel role yapılan vurgu…

Sosyalist’in yayımına son verildiği 1967’nin yaz ayları, başını Mihri Belli önderliğindeki eski TKP’lilerin çektiği grubun artık TİP’ten tamamen koparak MDD Hareketi’ne dönüşmeye başladıkları tarihtir aynı zamanda. Kıvılcımlı bu grubun yayın organlarında (Türk solu ve Aydınlık) ismine sıkça rastlanan bir yazar olacaktır. Karşı yöndeki görüşlere rağmen (Aydınoğlu, 2008: 245) bu dönemde, özellikle 1970 yılına değin, Kıvılcımlı’yı savunduğu temel görüşler açısından diğer MDD teorisyenlerinden ayırmak zordur. Yukarıda değindiğimiz konuların çoğundaki tipik MDD’ci bakış açısı Kıvılcımlı tarafından da paylaşılmaktadır. Kıvılcımlı işçi sınıfı öncülüğüne olan ısrarlı vurgusu nedeniyle bir ölçüde MDD’cilerden uzaklaşır gibidir ama aşamalı devrim teorisini savunması ve orduya tanıdığı devrimci rol bakımından MDD tezleriyle tam olarak örtüşür. Hatta, teorik temellerini daha önceki yıllarda “tarih tezi”yle ortaya atmakla birlikte, özellikle 1970 yılında ön plana çıkaracağı “vurucu güç” teziyle o çok eleştirdiği Yön-Devrim çizgisine de oldukça yaklaşacaktır.

Kıvılcımlı, sol hareket içinde 1970 yılının başlarından itibaren daha etkili bir isim olarak karşımıza çıkacaktır. Bu yıl içinde art arda yayımladığı kitaplar ve yıl sonunda yeniden yayımlamaya başlayacağı Sosyalist gazetesi, Doktor’un Yön-Devrim Hareketi, TİP ve özellikle de MDD Hareketi karşısındaki konumunun netleşmesini de sağlayacaktır. Ancak Doktor’un bu yazılarında dile getirdiği tezlerinin ayrıntısına geçmeden önce altını çizmekte yarar var; söz konusu tezler bir bakıma ve paradoksal bir şekilde Kıvılcımlı’nın aslında dönemin üç hareketinden de esaslı bir kopuş gerçekleştiremediğini gösterir. Doktor, TİP’i sendikalist ve parlamentarist bulur ve çok ağır sözcüklerle eleştirir ama yasal bir partinin öneminin de farkındadır, son ana kadar TİP’in ele geçirilerek dönüştürülebileceği umudunu korur; Yöncülerin yukarıdan sosyalizm anlayışına kesinlikle karşıdır ama kendisi de Türkiye’de ordunun özel bir konumu olduğunu savunur ve kendi tarih tezinden hareketle “vurucu güç” teorisini ortaya atar; MDD’cilerin stratejisindeki “milli” sözcüğünün burjuva anlamına geldiğini söyleyerek 20. yüzyıl Türkiye’sinde burjuva demokratik devrimi savunmanın anlamsızlığına dikkat çeker, ama milli demokratik devrim yerine “ikinci kuvayimilliye hareketi”ni koyar –ki Yöncüler de dâhil olmak üzere zamanın tüm aşamalı devrimcileri zaten bu sloganı da kullanmaktadırlar.

Kıvılcımlı, Türkiye’de egemen sınıfın, hem de 1920’lerin ortalarından itibaren finans-kapital olduğu konusunda nettir. Kurtuluş Savaşı’na Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri adı altında katılmış bulunan burjuvazi, Cumhuriyet kurulur kurulmaz rekabeti gayrı meşru ilan etmiş ve daha en başından itibaren tekelci bir nitelik kazanmıştır. İşçinin kapitaliste, kapitalistin kapitaliste rekabetinin yasak edilmesiyle modern kapitalist gelişme engellenmiş ve “hazıryiyici, rantçı, asalak bir tekelci sermaye, yani en yırtıcı, en yaratıcılık düşmanı finans-kapital canavarı, toplum ekonomisine, politikasına, kültürüne, her şeyine pençesini atmış”tır (1989: 315). Ancak finans-kapital Türkiye’yi tek başına değil, kökleri antika tarihte olan, “yukarıda finans-kapitale kul, aşağıda milyonlarca köylüye efendi kesilmiş” (1989: 265) tefeci-bezirgân sınıfla ittifak halinde yönetmektedir.  Finans-kapital, özellikle demokrat Parti döneminde tefeci-bezirgânlıkla ittifakını kesinleştirmiş ve “kendisine yüzde yüz borçlu ve bağlı” olan bu sınıfla “ölesiye, öldüresiye” kenetlenmiştir. Bu bağlamda Kıvılcımlı, Kemalizmi bir küçük-burjuva devrimi olarak gören MDD’cileri de eleştirir. Kemalist devrimi bir burjuva devrimi olarak gören TİP’lilerin haklı olduğunu belirtir (1970b: 146).

Doktor, MDD’cilerden farklı olarak Türkiye’nin kapitalist bir ülke olduğundan kuşku duymaz. Ona göre Türkiye kesinlikle yarı-sömürge bir ülke olarak da nitelendirilemez, çünkü tekelci kapitalizm çağında ve finans-kapitalin egemenliğindeki bir ülkede emperyalizm artık dışsal bir olgu değildir. Dolayısıyla kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine ait bir kategori olan milli burjuvazi de 20. yüzyılda hem dünyada hem Türkiye’de yalnızca bir “masal”dır (1989: 293-324).

Ancak Kıvılcımlı, Türkiye’yi kapitalist bir ülke olarak kabul etmesine rağmen yine de aşamalı devrim anlayışından vazgeçmez. Strateji tartışmalarında TİP’in karşısında, MDD’cilerin yanında dururken, demokratik devrim parolasının bu topraklarda yaklaşık 50 yıl önce ortaya atıldığını, kendisinin de 1935–1938 yılları arasında yayımlanan kitaplarında bu parolayı savunduğunu sık sık hatırlatır (1989: 117). Doktor’a göre 1950’li yıllarda Vatan Partisi’nin sahip çıktığı bu parolanın geçerliliği 1970-71 dönemecine gelindiğinde de değişmemiştir. Zaten demokratik devrim, uluslararası sosyalist hareketin tarihinde “minima program” diye ifade edilen ve kapitalist bir ülkede iktidara gelen sosyalist partinin ilk elde yapması gereken somut işleri gösteren programatik ilkelerden başka bir şey değildir. Türkiye’de iktidarın finans-kapitalde olması da bu durumu değiştirmez.

Yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, 27 Mayıs da bir demokratik devrimdir Kıvılcımlı’ya göre, ama o da başarısız olmuştur. Dolayısıyla Türkiye’nin önünde hâlâ tamamlanması gereken bir demokratik devrim vardır. Bu devrimin adı da, Vatan Partisi’nin ortaya koyduğu üzere, İkinci Kuvayimilliye ya da İkinci Kurtuluş Savaşı’dır. Birinci Kuvayimilliyecilik Türk milletinin komprador burjuvaziyle derebeyliğin istibdat ve tahakkümüne karşı kurtuluş savaşıydı; İkinci Kuvayimilliyecilik ise Türk milletinin finans-kapital zümresiyle derebeyi artıklarının tekelci sömürü ve tahakkümüne karşı kurtuluş savaşı olacaktır. O günden bugüne değişen şey yalnızca sermaye sınıfının egemen fraksiyonudur. 1919’da burjuvazinin egemen zümresi komprador burjuvaziyken, 1969’da finans-kapital zümresidir (1989: 210-11).

Görüldüğü gibi aslında Kıvılcımlı’nın aşamalı devrim teorisi klasik MDD teorisine oldukça yakındır. Türk Solu ve Aydınlık’taki yazılarına bakıldığında, MDD’cilerle ve MDD teorisiyle, bazı küçük vurgu farkları dışında, önemli bir ihtilafı yoktur. Fakat Kıvılcımlı, 1970 yılında art arda yayımladığı kitaplarıyla o güne kadar birlikte davrandığı MDD Hareketiyle yolları ayırır.  Gerçi bu kitaplarda geliştirmeye çalıştığı siyasal stratejinin teorik ve pratik açılardan MDD’ci tezlerden ne ölçüde ayrıştığı tartışmalıdır –ki aşağıda farklılıklara ve benzerliklere değineceğiz- ama zaten sol hareketin iyice parçalandığı o konjonktürde Doktor da kendisine ayrı bir yol çizmeye çalışacaktır. Kıvılcımlı, söz konusu kitaplarında, öncelikle, o günlerde sol hareket içinde iyice yoğunlaşan strateji tartışmalarının doğru bir zeminde yürütülmediğini göstermeyi hedefler. Sorunun Marx, Lenin ve Stalin’de ele alınış biçimlerini inceler, Rus ve Çin Devrimlerini tahlil eder. Çıkardığı sonuç, yeni ve şaşırtıcı değildir; bir kez daha Türkiye için doğru stratejinin demokratik devrim olduğu teyit edilmiştir:  “… modern kapitalizm olmayan yerde modern sosyalizm kurulamaz. … Modern kapitalizmin doğması demokratik devrimde olur. Demokratik devrim olmayan yerde, sosyalist devrim olamaz, hatta düşünülemez bile” (1989: 162–63).

Fakat Kıvılcımlı’nın TİP ve MDD’ciler arasında yürütülen strateji tartışmalarına yönelik eleştirileri arasında belki de en önemlisi, Türkiye’nin önündeki devrimci aşamanın ne olduğuyla ilgili olanlar değil de, tartışmanın yürütülüş biçimiyle ilgili olanlardır. Doktor, soyut bir strateji tartışmasına dalan TİP’in ve MDD’cilerin böylelikle asıl tartışmaları gereken Türkiye’nin gerçek taktik sorunlarını unuttukları kanaatindedir. Ne sendikalizm ve parlamentarizm kıskacındaki TİP, ne de daha “metne sadık” kalan MDD’ciler, Türkiye’de günün siyasi görevleriyle, toplumun devrimcilere yüklediği somut görevlerle ilgilenmektedirler. Doktor’a göre Türkiye’deki milli demokratik devrimciler, strateji meselesini, Rusya’nın pratiğine değil de teorisine bakarak bir “tabu-kalıp” haline getirmişler ve kendi teorilerini de bu kalıba göre şekillendirerek hata yapmışlardır. “Türkiye’nin orijinal üretim, mülkiyet, sınıf, siyaset, kültür, bilim, din ilişki ve çelişkilerini ömür boyu inceleyip vakit ve nakit yitirmek” yerine “iki çeviri kitap okuyup oradan yarım strateji kalıbı aktar”mayı marifet saymışlardır (1989: 57).

Fakat bütün eleştirilerine karşın Kıvılcımlı’nın aşamalı devrim teorisiyle, Mihri Belli önderliğindeki MDD’cilerin tezleri arasında ciddi bir fark bulmak mümkün değildir. Kıvılcımlı, “ ‘Milli’ demek ‘burjuva’ demektir. Kelime oyunu yapma. Memleketin orijinal sınıf mücadelesini maskeleme. Demokratik devrim ‘Halk Devrimi’dir” (1989: 269) diyerek MDD’cileri eleştirir ama kendisinin önerdiği “İkinci Kuvayimilliye” parolasında da aynı “milli” sözcüğü yer alır. MDD’cileri bir işçi sınıfı partisi için harekete geçmek yerine içi boş sloganlarla oyalanmakla suçlar ama kendisi de bu yolda bir türlü somut adımlar atamaz. Bir yandan bir parti kuramayan MDD’cileri TİP’i vakitsiz terk ettikleri için eleştirir, diğer yandan TİP’e en sert ve yıkıcı eleştirileri kendisi yöneltir. MDD’cileri Türkiye’nin toplum ve sınıf yapısını anlamamakla suçlar, ama kendisinin Türkiye’nin egemen sınıfını komprador burjuvazi yerine finans-kapital ya da tekelci sermaye olarak görmesi aşamalı devrim ve geniş cephe stratejisinde bir değişikliğe yol açmaz.

Kıvılcımlı, milli demokratik devrimdeki “milli” sözcüğüne karşı çıkarken, Devrim Zorlaması ve Demokratik Zortlama adlı kitabının iki yerinde bu sözcüğün yerine “halk” sözcüğünü teklif eder. Lenin’in İki Taktik adlı eserine de gönderme de bulunarak demokratik devrime dolaysızca “halk devrimi” ya da “demokratik halk devrimi” adının verilebileceğini ileri sürer:

20. yüzyıla birlikte demokratik devrimin mantıklı sonucuna varması, ancak işçi sınıfının köylülüğü yedek güç olarak kazanması, devrime öncü olmasıyla mümkündür. O zaman demokratik devrimin başına illaki bir üçüncü sözcük geçirilmek istenirse bu ne burjuva ne milli sözcükleri olamazdı. Devrimin başından milli burjuvazinin kalktığını, işçi-köylü halkın geçtiğini anlatmak için parola demokratik halk devrimi biçimine girmeliydi (Kıvılcımlı, 1989: 269-70, 293-94).

Buradaki öncülük vurgusu kuşkusuz önemlidir ve MDD içinde sürüp giden öncülük tartışmasına Leninist bir müdahaledir. Ancak Kıvılcımlı’nın bu sözleri diğer MDD’cilere getirilen radikal bir eleştiri olarak da değerlendirilemez. Çünkü onların içinde milli demokratik devrime milli burjuvazinin öncülük edeceğini söyleyenler zaten çok azdır, hele 1970 yılında neredeyse hiç kalmamıştır. Üstelik Kıvılcımlı “demokratik halk devrimi” adlandırmasında ısrarcı da değildir. Aynı yerde (1989: 293), işçi ve köylüler başta olmak üzere halk sınıflarının başına geçeceği devrime “halk kurtuluş savaşı” denilebileceği gibi “İkinci Kuvayimilliye” ya da “İkinci Milli Kurtuluş Savaşı” da denebileceğini bir kez daha tekrarlar.

Kıvılcımlı elbette TİP’lilerin ortaya attığı “sosyalist devrim” teorisine de karşıydı. Ona göre Türkiye’nin gündeminde “minima program” vardı ve Türkiye’nin minima program kapsamında çözüm bekleyen yakıcı sorunları dururken “maksima program”da (sosyalizm) ısrar etmek, “en hafif deyimiyle; kaçak güreşmekti.” Kıvılcımlı’ya göre TİP içinde Mehmet Ali Aybar ile Behice Boran kanadı arasında çıkan demokratik sosyalizm ve güleryüzlü sosyalizm tartışmaları da gereksizdi. Sosyalizmin henüz gündemde olmadığı Türkiye’de “gelecek devrimin güleryüzlü ya da demokrat olup olmayacağını” tartışmak abesle iştigaldi (1989: 261). TİP’in sosyalist devrim teorisi gibi o günlerde Ant dergisi tarafından ortaya atılan “sürekli devrim” tezi de Türkiye gerçeklerine uygun değildi. Lenin ile Troçki arasında çıkan tartışmalara üstü kapalı göndermede bulunan Kıvılcımlı’ya göre, “köylünün büyük bir devrimci potansiyel taşıdığı ülkede, demokratik burjuva devrimine uğramaksızın, doğru[dan] proletarya iktidarı kurma kuruntularına ‘sürekli devrim’ teorisi adını verenler” aslında Marx’ın 1850’de yazdığı “sürekli devrim” teorisini de yanlış anlamışlardı (1989: 49). Doktor, 1930’larda Yol’da yazdıklarını tamamen unutmuş görünüyordu.

Doktor, aşamalı devrim (ikinci kuvayimilliye) konusunda ne kadar tereddütsüz ise, bu devrime ancak işçi sınıfının öncülük edebileceğinden de o kadar emindi. 19. yüzyıl boyunca sosyal devrime iki modern sınıftan –burjuvazi ile işçi sınıfı- hangisinin öncülük edeceği tartışılmışsa da 1905’ten beri bu sorun kesin olarak işçi sınıfı lehine çözülmüştü. “Demokratik devrim, yalnız ve ancak işçi sınıfı öncülüğünde gerçekleşebilirdi” (1989: 318). Türkiye işçi sınıfı da 50 yıllık nicelik ve nitelik birikimiyle toplumun ve siyasetin en dinamik ve ilerici başlıca özgücü, öncü sosyal sınıfıydı (1989: 211). Böylece Marksist teoriyi Türkiye’nin özgün tarihsel ve toplumsal koşullarında yenden üretme çabasındaki Kıvılcımlı, gerçekten de özgün ama Marksizm açısından oldukça tartışmalı bir formülasyona ulaşmış oluyordu:  işçi sınıfı öncülüğünde ikinci milli kurtuluş savaşı! Elbette burada kurtuluş savaşından kastedilen demokratik devrimdi ama Doktor, hem de bilimsel sosyalizm açısından “burjuva” sözcüğüyle “milli” sözcüğü arasında hiçbir fark olmadığının altını çize çize (1989: 269, 294), bu terimi tercih ediyordu. Üstelik aynı yerde, “İkinci Kuvayimilliye, milletçe, finans-kapital tahakkümünden kurtuluştur” diye de yazmıştı. Kıvılcımlı, sol hareketin diğer aktörlerini kavramlar ve jargon konusunda sık sık uyarırken kendisi bu konuda tamamen “özgür” hareket ediyordu.

Kıvılcımlı ve “Vurucu Güç”
İşçi sınıfının toplumsal mücadeledeki öncü rolünü tereddütsüz bir biçimde tanıyarak kendisini bir ölçüde MDD’cilerden ayıran Kıvılcımlı, Türkiye sol hareketi içindeki özgün konumunu netleştirmeye çalıştığı 1970 yılında, bu kez de “vurucu güç” teziyle, derin bir paradoksa düşer. Gerçi yukarıda değindiğimiz gibi Doktor’un ordu konusundaki olumlu tutumu 27 Mayıs’tan beri bilinmektedir, dahası bazı yazarlara göre (Belge, 1975; Alayoğlu, 1998 ve 2006) Kıvılcımlı “tarih tezi”ni neredeyse sadece Türkiye’de ordunun ilerici rolünü açıklayabilmek için ortaya atmıştır, ama  “vurucu güç” teziyle orduya biçtiği rol Doktor’u Mihri Belli’den çok daha uç bir noktaya, Doğan Avcıoğlu’nun yanı başına savurur.

Kıvılcımlı, “vurucu güç” tezini, ilk kez 1970 yılında basılan ve tümüyle devrimci mücadelede strateji ve taktik konularına ayırdığı Halk Savaşının Planları adlı kitabında derli toplu olarak ortaya koyar. Söz konusu kitapta strateji ve taktik meselesini öncelikle teorik ve tarihsel boyutlarıyla inceler ve ardından Türkiye için bir strateji planı önerir. Buna göre Türkiye’deki mücadelede iki cephe karşı karşıyadır: “Gerici-emperyalizm cephesi” ile “ilerici halk cephesi” (1970a: 188).

Birinci cephenin özgücü, en büyük şehir merkezlerinde toplanmış olan “finans-kapital’’dir. Bu cephenin yedek gücü ise bütün taşra kasabalarında yuvalanmış bulunan “antika tefeci-bezirganlık”tır.

İkinci cephe olan “ilerici halk cephesi”nin özgücü, “modern işçi sınıfı + proletarya aydınları”; yedek gücü ise “antika küçükburjuvazi + modern orta tabakalar”dır. Söz konusu yedek güçler, daha açık bir ifadeyle, küçük ve orta aydın zümreleri, fakir ve orta köylü yığınları ve küçük ve orta esnaf tabakalarından oluşur.

Türkiye’de toplumsal sınıfların bu şekilde mevzilendirilmesi, Doktor’un kendine özgü jargonu dışarıda bırakılırsa, ilk bakışta pek de dikkat çekmeyebilir. Ancak bu mevzilenmede “ilerici halk cephesi”nin özgücü olan işçi sınıfının yanına eklenen “proletarya aydınları”, bilinen anlamıyla aydınları değil, Yöncülerin ve MDD’cilerin “zinde güçler” dediği kategoriyi tarif etmektedir. Doktor’a göre, dün “burjuva devrimcileri”, bugün “proletarya aydınları” olarak anılan bir devrimciler bölüğü Türkiye ve benzeri ülkelerin devrim tarihleri içinde yer almaktadır ve özellikle de “tarihcil devrim” gelenek-görenekleriyle kurulmuş toplumlarda bu eğilim daha da önemlidir. Böyle bir geleneğe sahip olan Osmanlı Devleti’nde, en az Tanzimat’tan beri “Antika ‘İlmiyye-Seyfiyye’ ikilisinden özellikle ‘Seyfiyye’ye karşılık düşen, tek sözcükle Ordu: hep düzenlice ileri devrimci aksiyon vurucu gücü olmuştur, ve olmaktadır” (1970a: 191). Böylece Kıvılcımlı, kendi “tarih tezi”nde ortaya koyduğu bir önermeyi devrimci politikanın diline tercüme etmiştir: Türkiye’de ordu tarihsel olarak ilerici ve devrimcidir. 1908, 1919–23 ve 27 Mayıs 1960’ta gerçekleşen politik devrimlerin hepsinde de vurucu güç, ordudur (1997: 73; 1999: 29; 1995: 184-85).

Elbette bu vurucu güç, işçi sınıfı ile ikame edilebilecek bir güç değildir. İşçi sınıfının temel ya da kendi deyimiyle “özgüç” olduğu konusunda en ufak bir kuşkusu yoktur Kıvılcımlı’nın. Ama Osmanlı’daki devlet sınıflarının tarihsel ve sosyal kalıntısı olan bu güç de görmezden gelinemez; “Pratikte vardır, Teoride yerini ister istemez alır.” Sorun, bu vurucu gücün gerici iktidara indireceği darbeden sonra harekete geçecek olan özgücün niteliğindedir. Karşı-devrimci güçler (finans-kapital) öne geçerse vurucu gücün devrimciliği boşa gidecek –nitekim 27 Mayıs’ta böyle olmuştur-, devrimci güçler (işçi sınıfı) öne geçerse hareket sosyal devrim yörüngesine oturabilecektir (1970a: 193-94).

Doktor, ordu konusundaki bu yaklaşımının Marksist teoriye, özellikle de Marksist devlet teorisine uygun olmadığının farkındadır elbette. Yöncüleri devletin sınıfsal niteliğini görmedikleri için eleştiren kendisidir. “Devlet hâkim sınıfın aletidir, ordu da devletin parçasıdır” şeklindeki tezlerin Marksizmin alfabesi olduğunu da kabul eder. Fakat vurucu güç teorisini bu tezlerden kalkarak eleştirenleri “Marksizm softalığı” yapmakla, politikadan anlamamakla suçlar. Tarih tezi’nin de gösterdiği üzere Türkiye’de ordu vurucu gücü nesnel bir gerçekliktir ve “gerçek Marksist devrimcilerin” görevi ordunun bu eğilimini değerlendirmektir (1999: 40-41). Klasik Marksizmin içine girmeyen bu vurucu güç, Türkiye’ye mahsustur, Türkiye’nin orijinalitesidir (1997: 73).

Türkiye’de ordunun devrimci bir geleneği olduğu konusunda oldukça ısrarcıdır Kıvılcımlı, ama gene de bir ihtiyat payı bırakmaktan kendini alamaz. Küçük-burjuva bir yapıya sahip olan ordunun devrime gidebileceği gibi faşizme de gidebileceğini kabul eder. Devrimcilerin görevi onu devrim cephesine kazanmaya çalışmaktır. Orduyu hiçe sayan bir devrimcilik mümkün değildir. (1999: 43). Kıvılcımlı’nın bu bakışı teorik olduğu kadar da ‘pratik’tir aslında. Silahı elinde tutan bu kadar büyük bir gücü yanına değil de karşısına alacak bir devrimci hareketin başarılı olmasını “hayalin son kertesi” olarak görür (1999: 108).

Kıvılcımlı, “vurucu güç” esprisinin bir sonucu olarak 12 Mart darbesini –Yöncüler ve diğer MDD’ciler gibi- doğru değerlendirememiş, 12 Mart’tan hemen birkaç gün sonra Sosyalist gazetesinde yayımlanan “Ordu Kılıcını Attı!..” başlıklı yazısında (1995: 259-63), biraz ihtiyat payı bıraksa da, genelde müdahaleye olumlu yaklaşmış, halk çocuklarından oluşan ordunun siyaset yapma hakkını savunmuştur. Bu ve bundan sonraki birkaç yazıda Doktor’un tavrı, orduyu halk yararına bazı reformlara ikna etmeye çalışmaktır. Dikkat çeken bir diğer nokta da parlamenter sistemin kıyasıya eleştirilmesi ve ordunun yönetimi yeniden siyasi partilere devretmesine karşı çıkılmasıdır. Kıvılcımlı, “devrimci gelenekli” orduyu, ihanet etmeyecek tek güç olan işçi sınıfı ve çalışan halk yığınlarıyla birleşmeye çağırmaktadır (1995: 279-285).

Türkiye’nin toplumsal yapısı ve sınıf ilişkileri konusunda en derin çözümlemeleri yapan birinin ordu konusundaki bu tutumu ironiktir kuşkusuz. Fakat güncel politikaya elinden geldiğince müdahale edebilmek adına orduyu işçi sınıfıyla buluşmaya çağıran Doktor’un, aslında böyle bir konjonktürde işçi sınıfı partisinden yoksun olmanın sızısını yüreğinin ta derinliklerinde duyduğu da kesindir.

Kaynakça
Alayoğlu, A. O. (1998). “Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi ve Politik Sonuçları”, Teori ve Politika, 12: 43-76.
Alayoğlu, a. O. (2006). “İlk Kıvılcım”, Teori ve Politika, 40: 115-134.
Aydınoğlu, E. (2008). “Sol Hakkında Her Şey” Mi?, İstanbul: Versus.
Belge, M. (1975). “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine”, Birikim, 4.
Kıvılcımlı, H. (1970a). Halk Savaşının Planları, İstanbul: Tarihsel Maddecilik Yayınları.
Kıvılcımlı, H. (1970b). Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, İstanbul: Tarihsel Maddecilik Yayınları.
Kıvılcımlı, H. (1970c). 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, İstanbul: Ant.
Kıvılcımlı, H. (1974). Demokrasi: Türkiye Ekonomisi ve Politikası Hakkında, Kıvılcımlı (1974) Emperyalizm, Geberen Kapitalizm içinde, İstanbul: Tarih ve Devrim Yayınevi.
Kıvılcımlı, H. (1989). Türkiye’de Devrimin Stratejisi, İstanbul: Sosyalist Kütüphanesi.
Kıvılcımlı, H. (1992). Yol-1: Genel Düşünceler, Yakın Tarihten Birkaç Madde, Partide Konaklar ve Konuklar, Parti ve Fraksiyon, İstanbul: Bibliotek.
Kıvılcımlı, H. (1995). Sosyalist Gazetesi Yazıları, İstanbul: Diyalektik.
Kıvılcımlı, H. (1997). Finans-Kapital ve Türkiye, İstanbul: Derleniş Yayınları.
Kıvılcımlı, H. (1999). Durum Yargılaması, İstanbul: Derleniş Yayınları.
Kıvılcımlı, H. (2008a). İkinci Kuvayimilliyeciliğimiz, Milli Birlik Komitesi’ne İki Açık Mektup, İstanbul: Derleniş.
Kıvılcımlı, H. (2008b). Dev-Genç Seminerleri, İstanbul: Sosyal İnsan.
Küçük, Y. (1997). Aydın Üzerine Tezler, 5. cilt, 2. Basım, İstanbul: Tekin.
Ünsal, S. (1998). “Türkiye’de Komünist Düşüncenin Kaynaklarından Biri Olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı”, Toplum ve Bilim, 78: 108-126.

 

* Bu yazı, 2010 yılında Yordam Kitap tarafından yayınlanan “Türkiye Solunda Üç Tarz-ı Siyaset: Yön, MDD ve TİP” adlı kitabımın bir bölümünün biraz kısaltılmış ve çok az değiştirilmiş bir versiyonudur.  
[1]Komintern 1930’ların ortalarında “sınıfa karşı sınıf” politikasını terk ederek “halk cephesi” stratejisine yönelmiştir. Bu bağlamda 1936-37’de TKP için alınan seperat/desantralizasyon kararı da Kıvılcımlı’yı etkilemiş olmalıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder