24 Aralık 2012 Pazartesi

Ali Karşılayan’ın Yazısı


(Daha önce Aliağa Rafineri İnşaatında, işçilerin köleleştirilmesi koşullarına karşı verilen mücadele hakkında bir dergi için röportaj yapılmıştı.Onu aynen gönderiyorum.. A.K.)

Yapı işçilerinin mücadele önderlerinden İsmet Demir’in (1970-TPAO Aliağa grevi) anılarında isminiz geçiyor. Sizin bu konuda anılarınız var mı?
Evet. Teşekkür ederim. Sanki bir aile yakını gibi, unutamadığım şahsiyetlerden biri. Benim 16–17 yaşında, kişiliğimin belirginleştiği yaşlarda tanıdığım bir toplum önderi...
İlk ne zaman tanıştınız?
İstanbul’da üniversite öğrencisi olan abimin, evimize onunla beraber geldiği bir akşam tanıdım. Ailecek beraber idik. Abim “Sendika Başkanı” diye tanıtmıştı. Ben çok heyecan duymuştum. İsmet ağabey diyordu. Pantolonu ve gömleği ütülü değildi.
Hangi yıllar?
1969 yılının yaz ayları. İsmet abinin Aliağa Rafinerisinde, işçilerle sendikal çalışma yapıyor olması dikkatimi çekmişti. O günden sonra onunla ve YİS (Yapı İşçileri Sendikası) kadrosu ile görüşmeğe ve sendikal çalışmaya katılmağa başladım.
Aileniz nasıl karşıladı?
Bizimkiler, hele babam İsmet abinin sendika başkanı olduğuna inanmamışlardı. Sendikacı hele Sendika Başkanı denilince klasik bir görünüm aramışlardı. Bürokrat bir tıp şöyle iyi giyimli olacak. Paralı olduğu izlenimi verecekti.
Babam, “O önce kendini kurtarsın da. Kılık kıyafetine bir bak. İşverenler onu muhatap bile almazlar” demişti.
Olaylar nasıl gelişti?
İlk tanışmadan sonraki bir hafta sonu, Aliağa’da işçilerle yapılan toplantıya katıldım. Orada YİS kadrosundan arkadaşlarla tanıştım.
Öncelikle her şey açıkça görüşülüyordu, işten çıkarmaların, en kötü şey olarak bile olsa başa gelebileceğini, bütün bu olumsuzlukların ancak birbirinden kopmadan, mücadeleyi terk etmeden yenilebileceği açıkça anlatılıyordu, isçilerin sıkça sordukları bir şey vardı “işten çıkarılır, parasız kalırsak sendika bize nasıl yardımda bulunur?” diyorlardı. İsmet Demir sendikanın parasal gücünün olmadığını fakat birbirimize güvenir ve mücadeleden vazgeçmezsek kazanabileceğimizi anlatıyordu. İsçilerle çok sağlam bir güven ortamı yaratılmıştı. Herkesin aklından geçebilecek kuşkular hiç çekinmeden açılıyor, cevap verilmeğe çalışılıyordu.
Sendika işveren ve sarı sendikalar birliğinin hukuksuzlukları, hileler birer birer ortaya çıkıyor, paramparça ediliyordu. Sahte üye fişleri, işçilerden habersiz atılan imzalar, çalışanların haberi olmadan işyerinde var gösterilen sendika. İşverenin her zaman yapabildiği hukuksuz işlemler birer birer ortaya çıkarılıp aşıldı.
YİS kadrosu, diğer toplumsal mücadele unsurlarına kapısını ve gönlünü hep açık tuttu. Aliağa halkı ile sıcak ilişkiler kuruldu. Oradaki örgütlü, örgütsüz insanlara mücadelenin haklılığı, işçilerin mağduriyeti anlatılıp destekleri kazanılıyordu öyle ki Aliağa güzelleştirme derneğinde kalıyorduk fakat yatak olmadığı için yere gazete serip üzerine yatıyorduk. İzmir’deki aktif ilerici kurumlarla da dayanışma hiç eksik olmadı. Kimileri basılacak bildirinin teksir kâğıdını alıyor, kimileri teksirlerinde basılmasına yardımcı oluyor, toplantı yapılması için salonlarını veriyordu. DİSK Gıda-Is Sendikası YİS’in bürosu haline gelmişti.
Dev Gençliler işçi toplantılarına katılarak, işçilerin yalnız olmadıklarını hissettiriyor, bu da işçilere büyük moral oluyordu. İşveren yasaları ve kolluk kuvvetlerini zaman zaman da askeri işçileri korkutmak ve yıldırmak için kullanıyordu. İşveren ve adamları silahlı geziyor, zaman zaman işçilerin gözü önünde, şantiye sahası içinde atış talimleri yapıyordu. Vermek istediği mesaj şuydu: “Sizler benim karşımda, zavallı savunmasız, aciz kişilersiniz. Bana karşı çıkarken dikkatli olmalısınız. Benle konuşurken bile korkarak konuşmalısınız. HEP BEN HAKLI OLDUM, HEP BEN ÜSTTE OLDUM. KURALLARI SİZ KOYAMAZSINIZ”.
İşte “Garip İsmet”in önderlik ettiği Aliağa Rafinerisi’nin o cılız, cahil, ezilmiş işçilerinin HAK MÜCADELESİ, işveren + satılmış sendika ve kendi çıkarlarına alet etmeğe çalıştıkları devlet güçleri işbirliğinin foyalarını meydana çıkarıp başarıya ulaştı…
Çoğu zaman isçilerle toplantıya gitmeğe paramız olmuyordu. İşçilerin kaldıkları bekâr odaları ya da koğuşlarda bizleri buyur ettiklerini biliyorum. Geniş bir aile gibi olmuştuk. Türkiye’nin çok farklı yörelerinden gelmiş insanlar birbirleri ile kuvvetli bir dayanışma içine girmişti.
Sendika olarak yapılan bütün yazışmalar, işverenin yaptıkları çoğu akşam işçilerle bir araya gelinerek anlatılıyor, tartışılıyordu.
Bütün hukuki hilelere rağmen, sendikanın yetki alıp greve gitmesi, işvereni çılgına çevirmiş olmalı idi ki, grevin ilk günü şantiye girişinde çıkan bir tartışmada, işverenin adamlarından biri, sendikadan Necmettin Giritlioğlu’nu 22 Ağustos 1970 sabahı tek kurşunla vurup öldürmüştü.
Bu olayın işçiler üzerindeki etkisi ne oldu?
Bu olay kararlılığımızı ve hıncımızı daha da artırdı. Necmettin’in cenazesini polis önce vermedi ancak ailesinin de “cenazeyi sendika kaldıracak” demesi üzerine cenazeyi aldık çok görkemli bir yürüyüş oldu. Cenazeye sendikalı olmayan işçiler ve diğer şantiyelerdeki işçiler de katıldı, herkesin inancı bilenmişti. İşverenin lokavt kararı alması ile 1,5 ay kadar şantiye önünde beklemek zorunda kaldık. Parasızdık ve işçiler de parasızdı. İzmir’den ve Aliağa’nın içinden çeşitli kuruluş ve kişilerden gelen yardım ile peynir, zeytin, ekmek idare etmeğe çalıştık. İzmir Gültepe’den gelen aslen Bulgar göçmeni olan yaşlı bir duvarcı ustası Esat Aga’nın ağlayarak bizlere yardım ettiğini biliyorum.
İşveren bütün herkesin çıkışını verirken hala gizli gizli içeri kaçak işçi sokmağa çalışıyordu.
Buna karşı siz nasıl önlem aldınız?
Biz gece gündüz vardiyalı olarak geniş şantiye sınırlarında nöbet tutmağa başladık.
Bir gece yarısı, dağlık taşlık şantiye çitleri etrafında nöbet tutarken, tali bir yoldan gelen bir kamyon gördük. Önünü kestik, önce boş dediler. Kasasını kontrol ettiğimizde içinin şantiyeye kaçak sokulmak istenilen işçilerle dolu olduğunu gördük. Kasanın içine sinmişlerdi, Korkmuşlardı. Zorla aşağı indirdik. “Grev bölgesine götürüldüğümüzü bilmiyoruz” diyorlardı. Çoğu, bizim işçilerin köylüsü, akrabası çıktı. Aliağa, şantiyede iş aramağa gelmiş işsizlerle dolu idi. Hatta işe girişlerde, bazı işveren adamlarına rüşvet verildiği bile biliniyordu.
Önünü kestiğimiz kamyondan bir işveren adamı nasıl olup güvenlik güçlerine haber vermişse, iki pikap asker gelmişti. Yanlış bilgilendirilmiş olmalı idi ki başlarındaki subay, kamyona müdahale ettiğimiz için bizi suçluyordu. Biz ise grev yerinde çalışmanın hukuken suç olduğunu söylüyorduk. Sabaha karşı uykudan uyandırılan subay hıncını bizden çıkarmağa çalışıyor gibi idi.
Biz gecenin karanlığında orayı terk etmeğe zorlanırken, ışıklarını söndürmüş bir kamyonun daha geldiği görüldü. Yanımıza kadar sokuldu ve askerlerce durduruldu. Boş gibi görünüyordu. Subay araç şoförüne sorular sorarken, kasayı kontrol eden askerler kasanın yere uzanmış adamlarla dolu olduğu haberini getirdi. Subayın artık diyeceği bir şey kalmamıştı. Şoför ve adamlarına kızıp bağırarak aracı boşalttırdı. En az kırk kadar kaçak işçi de ikinci kamyondan indirildi. Askeri araçlar daha sonra dağılmamızı söyleyerek gittiler. Biz kaçak işçilerle baş başa kalmıştık. Çoğu bizim işçilerin ya köylüsü ya tanışı çıkan bu kaçaklarla sabaha kadar yaptıklarının büyük yanlış olduğu konusunda tartıştık. Bize hak verdiler, daha sonra bir daha böyle bir şey olmadı. Hatta onlarla çok iyi dostluklar kuruldu.
Zorluklardan ya da baskılardan yılıp geri çekilenler oldu mu?
Biz 1,5 ayda yokluk içinde sürdürdüğümüz bu eylemde şantiye önünde her gün azaldığımızı gördük, işçiler de zaten şantiyeye gelip gidecek para kalmamıştı. Sendikanın ödeme yapacak gücü yoktu. İşveren bizlerin dayanamayıp çıkış parasını alıp dağılacağımızı ümit ediyordu. Gizli gizli öyle yapıp alanı terk edenler de oldu. Bazıları parasını bile almadan çekip gitmişti ama işçilerin çoğunluğunun kararlılığı bozulmadı. Buna işveren daha fazla dayanamadı ve görüşmelere tekrar başladı. Bu haberi duyan, gerek köyüne dönmüş gerek başka bir işte işe başlamış, ümidi kalmamış bütün dağılmış olanlar geri döndüler. İşverenle sendika görüşmeleri yeniden başlamıştı.
Sendikanın işçilerle beraber hazırladığı toplusözleşme taslağı görüşülüyordu.
Toplu İş Sözleşmesi (TİS) görüşmeleri nasıl yapıldı?
Evet, bu önemli çünkü sadece grevin örgütlenmesinde değil TİS görüşmelerinde de devrimci sendikacılık ile sarı sendikacılık arasındaki fark ortaya çıkmıştı. İşveren, sendikadan sadece birkaç temsilci ile görüşmek isterken, İsmet Demir görüşmelerin, bir çay bahçesinde, isteyen her işçinin rahatça izleyebileceği bir yerde yapılmasını şart koştu. Hatta işverene, işçilerin oraya gelebilmesi için bir servis tedarik etmesi bile kabul ettirildi. Toplusözleşme görüşmeleri başlamadan önce masalar bir hizaya dizildi ve iskemlelerin tümü işçilerce dolduruldu. İşveren temsilcisi ve avukatları ile herkesin duyabileceği şekilde bütün maddeler tek tek görüşülüp üzerinde anlaşmaya varılanlar işçilerce oylanarak imzalanıyordu.
Bu direnişin ardından ne gibi haklar kazanıldı?
İşçilerin büyük bölümü sigortasızdı. Sigortasız çalışmak kaldırıldı.
Çalışma saatleri belirsizdi. Pazar, bayram ve fazla mesai çalışmaları yüzde 100 zamlı oldu.
Servis, yemekhane ve yemek kabul edildi.
Bayram ikramiyesi kabul edildi.
Ücretlere zam yapıldı.
Sosyal haklar, evlenme, askerlik, doğum ve ölüm yardımları kabul edildi.
Grevin ilk günü öldürülen Necmettin Giritlioğlu, çalışanların kalbinde unutamayacak ve yeri doldurulamaz bir acı olarak kaldı.
Daha sonra Aliağa Belediyesi’nce bir caddeye ismi verilmişti. Şimdi hala duruyor olmalı.
*
İsmet Demir’i ise l975’deki İskenderun Demir Çelik Tesisleri inşaatında benzer kanunsuz koşullarda, sigortasız-sendikasız çalışan 20.000’e yakın işçinin katıldığı mücadeleden sonra yakalandığı kanserden ötürü 16 Mart 1979’da kaybettik. Onları asla unutamayız. Bu vesile ile hak mücadelesinde bir toz kadar bile katkısı bulunan, ismi bilinen ya da bilinmeyen herkesi saygı ile anıyoruz.
“Asıl olan” halkımızın susturulup, bir avuç sermayedar zümreye hizmet eden “vekil”lerin egemen olduğu değil, çalışıp üretenlerin gerçekten egemen olacağı adil bir düzen kurulacağına ve sanayileşmiş, kalkınmış ve yoksulu kalmamış bir ülkemiz olacağına inanıyoruz

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder