29 Aralık 2012 Cumartesi

İSMET DEMİR ANILARI...

İsmet Ağabey


İsmet Demir’i ilk kez henüz 14-15 yaşlarındayken ağabeyim Demir Küçükaydın’dan duymuştum.  O zamanlar İzmir’de oturuyorduk. Bir ara ağabeyim İzmir’e gelmişti ve bize Aliağa’daki rafineri inşaatında yapı işçilerinin örgütlenmesinde çalıştığından ve İsmet Demir’den bahsetmişti.
Bir süre sonra Aliağa rafinerisindeki grevleri ve nihayet Necmettin Giritlioğlu’nun öldürülüşü üzerine evde ailecek sık sık konuştuğumuzu hatırlıyorum. 
1974’de Üniversite eğitimim için Ankara’ya taşınmıştık. Bir gün küçük ağabeyim Deniz eve İsmet Demir’le geldi “bakın size İsmet Demir’i getirdim” diyerek bizi tanıştırdı. Çocuk denecek yaşta ismini duyduğum, yapı işçilerinin grev ve direnişlerini örgütleyen kişi benim için bir kahramandı. Onu canlı olarak karşımda görünce çok etkilenmiştim. Ben de ona kendisini ve Aliağa’daki grevi bildiğimi söyledim. Annem de kendisiyle tanıştığına çok memnun olduğunu ve Necmettin Giritlioğlu için çok ağladığını söyledi. O da yüzünde bir acı ifadeyle elden ne gelir gibi bir hareket yaparak cevap verdi anneme.
Annem onu oturma odasına buyur etmesine rağmen o “yok ben hemen mutfakta Deniz’le biraz oturup gideceğim” dedi. Annem ne kadar ısrar ettiyse de o, mutfaktaki küçük masanın çevresindeki sandalyeye oturdu.
Bu arada Deniz ağabeyim bana aç olduklarını, biraz yiyecek birşeyler çıkarmamı istemişti. İsmet Ağabey “Sadece biraz beyaz peynir ve ekmek yeter. Başka hiç birşey istemem” dedi. Ben evde hazır yemek olduğunu söyleyip onları ısıtmak istediysem de razı olmadı. Bu arada Deniz ağabeyim cebinden bir küçük rakı çıkarmıştı ve peynir-ekmek eşliğinde rakılarını yudumlayarak sohbet etmeye başladılar. Yanılmıyorsam konu İskenderun Demir Çelik Tesislerinin İnşaatında çalışan işçilerin örgütlenmesi ve orada yürütülecek çalışmalar üzerineydi.
Gece yarısına doğru İsmet ağabey kalktı ve bizlere hoşçakal derken annemden rahatsızlık verdiği için özür diledi. Annem de kendisiyle tanıştığına çok memnun olduğunu ve çok zorlu bir iş yaptığını söylemişti ona.
Ankara’da yaşamaya başlar başlamaz pek çok kişiyle tanışmaya başladım. Bunların bir kısmı sosyalist hareketin içinde yıllardır bulunmuş 68 kuşağındandılar ve tabii onların hepsi İsmet Demir’i çok iyi biliyorlardı. O yıllarda İsmet Ağabeyle birkaç kez daha karşılaştım.
Üç yıl sonra Annem ve Deniz ağabeyim İstanbul’a taşınmış ve ben de Seyran Bağları’ndaki öğrenci evinde kalmaya başlamıştım. Ev arkadaşlarımdan bazıları o zamanlar benim de üyesi olduğum Vatan Partisi’nden, bazıları da çocukluk arkadaşlarımdı.
1977 idi sanıyorsam, İsmet Demir Ankara’ya geldi. Hastaydı, sesi kısılmıştı. Hastaneye Dr. Turan Timuçin’e gitmiş ve gırtlak kanseri teşhisi konmuştu.  Bir süre hastanede yattı ve kendisine radyoterapi uygulandı. O zamanlar onu ziyarete gidiyor ve ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorduk. İsmet Ağabey hiçbir zaman birşey istemezdi bizden. Biz onun ihtiyaçlarını tahmin eder onu biraz olsun rahatlatmak isterdik. 
Bir ara oğlu Halil geldi hastaneye ziyaretine. Sanırım uzun yıllar sonra görüyordu oğlunu. Oğlu da babasının kendilerini yıllar önce bırakıp gitmiş olmasına kızgın olduğunu hissettiriyordu. Ama bizim için çok değerli olan İsmet Ağabey’in çevresindeki insanların ona duyduğu sevgi ve gösterdiği saygı giderek oğlunu etkilemiş gibi görünüyordu. Oğlunun hastaneye geldiği gün İsmet Demir o kadar mutlu idi ki ifade etmem çok zor. Yüzünde biraz mahcubiyetle karışık bir mutluluk vardı. Odaya girdiğimde sevinçle oğluyla tanıştırdı bana. “Bak Dilek bu benim oğlum” dedi. Babasına çok benziyordu. Ben de “İsmet Ağabey sana çok benziyor” dediğimde başını sallayarak “Evet iki kulak, bir burun” diyerek bizleri güldürmüştü.
Bir süre sonra İsmet Ağabeyin radyoterapisi bitti ve onu bizim öğrenci evine getirdik. Çok halsizdi ve sürekli yatması gerekiyordu. Bütün bir gün arkadaki yatak odasında kapalı ve yapayalnız kalmaması için onu büyük pencereleri arka bahçeye bakan salonda yatırmaya karar verdik. Annem İstanbul’a taşınırken bize yatak olabilen bir kanepe vermişti. Kanepeyi açıp büyük bir yatak yaptık. Akşam olunca kimimiz okuldan, kimimiz işten geliyor ve hep birlikte bu salonda önce yemeğimizi yiyor sonra da İsmet ağabeyin çevresine oturup sohbet ediyorduk.
O sıralar ben TRT’de staj yapıyordum ve çok hastaydım. Tüberküloz teşhisi konmuştu. Hastanede yatmayı reddetmiş ve doktora söz vermiştim ilaçlarımı hiç aksatmayacağıma ve çok iyi besleneceğime. Doktor iki ay sonra röntgen çektireceğini ve eğer filimde bir iyileşme görmezse kesin hastaneye yatıracağını söylemişti. Bu yüzden kısa sürede iyileşmeye kararlıydım.
Sabah TRT’ye gitmek için kalkıyor önce İsmet Ağabeyle içine bal konmuş bir büyük bardak süt, yanında rafadan yumurta, tereyağlı ekmek ile bol proteinli esaslı bir kahvaltı yapıyorduk. Ben öğle yemeğimi sadece 2,5 lira karşılığında TRT’de verilen harika yemeklerden yiyordum. Yemeğimi yer yemez doğru İsmet ağabeyin yanına gidip onun için birşeyler hazırlıyordum ve o yemeğini yedikten sonra tekrar işimin başına dönüyordum. Akşamları ise arkadaşlarla nöbetleşe yemek pişirip hep beraber yiyorduk.
İsmet ağabeyin orada olmasından çok memnundum. Onun orada olması öğrenci evini bir aile evine döndürmüştü sanki.
Bir akşam her zamanki gibi yemekten sonra İsmet ağabeyin yattığı yatağın yanındaki büyük sehpanın çevresindeki koltuklara oturmuş sohbet ediyorduk. Arkadaşlardan biri diğerinden çakmak istedi. Çakmağı olan oturduğu yerden diğerine çakmağı attı ve diğeri de havada yakalayıp aldı. İsmet ağabey birden yataktan kalktı ve çakmağı havada yakalayıp alan arkadaştan çakmağı alıp ona atana verip, “Böyle olmaz, bu çakmağı yerinden kalkıp arkadaşına ver, atma” dedi. Oğlanların birbirlerine daha saygılı davranmalarını istiyordu.
Sonra yine bir gün şimdi tam olarak hatırlayamadığım bir nedenden dolayı, sanırım evin temizlik konusuyla ilgili bir ihmal vardı, çok sinirlenmiştim ve epey bir söylenmiştim bizim arkadaşlara. İsmet ağabey benim yanımda yer aldı ve daha sonra bana “Dilek onlar senden çok şey öğreniyorlar hiç pes etme, ben yanındayım” demişti. 
Sonra bir ara İsmet ağabey yine kötüledi. Tekrar doktora gittiğinde onu yine hastaneye yatırdılar ama normal bir koğuşa değil de ölümcül hastaların yattığı, hemen hemen hergün birinin öldüğü koğuşa yatırıldı. O zaman içimden Dr Turan Timuçin neden onu daha iyi bir koğuşa yatırmadı diye çok isyan etmiştim.. Zaten İsmet ağabey bir süre sonra orada kalmak istemediğini söyleyince biz onu yine bizim öğrenci evimize getirdik.
Bu kez ona daha ağır ilaçlar verilmişti ve bir de hergün iğne yapılması gerekiyordu. Ama hergün iki kez bir sağlıkçı çağırıp bunu yaptıracak paramız yoktu doğrusu. Önceleri arkadaşım Tebessüm Sarp yapıyordu iğneleri ama çalıştığı için hergün iki kez gelmesi çok zor oluyordu. Sonra bana kabadan iğne yapmayı öğretti ve daha sonra iğne yapmayı ben devam ettirdim.
Şimdi hatırlıyorum da radyoterapiden sonra boğazında yanıklar vardı. Hareket ederken, evin içinde yürürken yüzünde acı ifadesini görüyordum. Ama hiçbir zaman hatta daha sonraları ölümün eşiğine geldiğinde bile bir gün dahi şuram ağrıyor demedi ve yakınmadı.  Onun bizlerle birlikte olmaktan mutlu olduğunu hissediyordum. Bizler de onunla birlikte olmaktan mutluyduk ve onun için birşeyler yapabiliyor olmak bizi mutlu ediyordu.
İsmet ağabeyin durumu ne yazık ki kötüye gidiyordu. Sonra İstanbul’a oradan da İsveç’e Latife ve Fuat Fegan’ın evine hastalığının tedavisi için gitti.
Bu arada ben TRT’deki stajımı bittiği için İstanbul’a gittim.
İsmet Demir 7 Ekim 1978’de İsveç’ten İstanbul’a gelmişti ama onun nerede olduğunu bilmiyorum. Daha sonra bir gün Tunç Gezgen beni Saadettin Yılmaz’ın evine götürdü. İsmet ağabey oradaydı. Nefes alabilmesi için boğazına bir delik açılmıştı ve yemek yiyemediği için beslenebilmesi midesine bir ucu dışarıda bir hortum takılmıştı. Onu tekrar görebildiğime çok sevinmiştim. Türkiye’deki doktoru onun çok az ömrünün kaldığını söylemiş ve onu ölmek üzere olan hastaların koğuşuna yatırmıştı ama İsmet ağabey uzun bir aradan sonra karşımda duruyordu işte.
Aradan ne kadar zaman geçti? Herşey nasıl ayarlandı? Hatırlamıyorum ama bir süre sonra Şişli’de büyücek bir apartman dairesine yerleştirildi İsmet ağabey. Avukat Önder Aktosun, dairesini ona tahsis etmişti. İçeride pek fazla eşya yoktu ama salonda İsmet ağabeyin yattığı bir yatak, bir masa, sandalyeler hatırlıyorum. Bir de içlerinde birer yatağın bulunduğu iki yatak odası, güzel bir mutfak.
Orada İsmet ağabeyin yanındaydım ve onun bakımıyla ilgileniyordum. Bir de o sıralar kaçak durumda olan Şadi vardı. O da oraya sığınmıştı.
İsmet ağabeyin durumu daha öncesine nazaran daha ağırdı. Yatağının yanında boğazındaki delikten nefes borusuna dolan ifrazatı temizleyebilmesi için kullandığı bir aspirator vardı. Aspiratore takılı ince bir boruyu boğazındaki deliğe sokuyor ve aspiratörün emme gücüyle dışarıya çekiliyor ve bir cam haznede içinde birikiyordu.  Yıllar sonra İngiltere’de doktorların yaptığı hatalar sonunda öldükten sonra yeniden diriltilen ben de aynı tecrübeyi yaşayacaktım İsmet ağabeyle. Komadan çıktığımda, öksürük geldiğinde veya boğulacak gibi hissettiğimde başucumda duran bir hemşire o ince hortumu benim boğazımdaki deliğe sokarak temizliyordu. O Yoğun Bakım Ünitesi’nde İsmet ağabey aklıma geldi.  “Ben bunun ne olduğunu biliyorum” dedim kendi kendime. Konuşamıyordum, çünkü sesim çıkmıyordu o delikten (trakeostomi) dolayı.
İsmet ağabey bizimle pek konuşamıyordu tabii. Bazen eğer yakınındaysak boğazındaki deliği parmağında kapatıp, zaten kısılmış olan sesiyle konuşmaya çalışıyordu. Bazen de eğer onun yattığı odada o sıra kimse yoksa ellerini çırpıp ses çıkarıyordu bizi çağırmak için. Ama hastalık ilerledikçe sesi hiç çıkmaz oldu. O zaman hep yazarak anlattı söylemek istediklerini. Bir bakardım İsmet ağabey yanında duran bir kâğıt parçasına veya bir kâğıt peçeteye birşeyler yazmaya çalışıyor. Hemen yanına gider ne söylemek istediğini anlamak bulmaya çalışırdım o yazısını bitirmeden. Tabii her zaman doğru tahminde bulunamazdım ama bulduğum zaman ise çok memnun olur, el ve yüz mimikleriyle ‘hah işte o’ derdi bana.
Mutfakta, İsmet Ağabey İsveç’ten gelirken yanında verilen bir de mixer vardı. Yemeğini onunla hazırlıyorduk. Biraz sebze, biraz eti iyice haşlayıp mixerden geçirip boza kıvamına getiriyor ve plastik büyük bir şırıngaya doldurup midesine bağlanmış hortumun dışarıdaki açık ucundan şırınga ediyordum.
Yemek zamanı geldiğinde, “İsmet ağabey yemek vakti” deyip o günkü karışımın menüsünü ona sayıyordum. O da yüzünde bir gülümsemeyle bana eliyle çok güzel anlamında işaret yapardı.
Bu arada Şadi kaçak olduğu için dışarı pek çıkamıyor ama bazı günler hava karardıktan sonra sigara veya yiyecek gibi şeyler almak için gönüllü oluyordu. Tabii evde sürekli kapalı kalmaktan bunalıyordu. Ben onun çıkmasına pek razı değildim ama o bildiğini yapardı. O gelene kadar tabii yüreğimiz ağzımızda beklerdik. Sonunda Şadi elinde bir iki parça şeyle gelirdi. Bir bakarım cebinden birşeyler çıkarıyor. Bu bazen yemeklik bir malzeme olduğu gibi bazen de bir şişe şarap veya bir küçük çukulata da olabilirdi. Paramız olmadığı için onu sorguya çekerdim parayı nereden buldun diye. O da sonunda itiraf ederdi Şişli’nin lüks süpermarketlerinden yürüttüğünü. Sadece bu yüzden yakalanma riskini nasıl arttırdığını ona hep söyledim ama o hep istediği gibi bu alışverişleri yaptı.
Hatta bir seferinde getirdiği şarabı açtıktan sonra eline alıp İsmet ağabeyin yanına gitti ve ona “bu akşam biraz şaraba ne dersin” diye sordu. O da yaramaz bir çocuk gibi gülerek eliyle getir diye işaret etti. Şadi hemen mutfağa gidip şırıngayı getirdi ve şarapla doldurdu. Yavaş yavaş İsmet ağabeyin midesine zerk etmeye başladı, bir taraftan da ona şarabın tadını anlatıyordu. İsmet ağabeyin bu acı çektiği zor günlerde onu güldürüyor, moral veriyordu. Daha sonra bir kere de çok sulandırılmış rakı vermiştik.
İsmet ağabeyin boğazına açılan deliğe takılan metalden yapılmış iç içe geçen, eğri iki borucuk vardı. Bunlar da yedekleriyle birlikte gelmişti İsveç’ten. Günde en az iki kere bunların çıkarılıp iyice temizlenip, sterilize edilip tekrar takılması ve bu işlem yapılırken boğazındaki sargıların da açılıp yenilenmesi gerekiyordu. Pansumanı her açtığımda yarasının gittikçe daha kötülediğini görüyor ve kendimi çok kötü hissediyor ve onun bu yaranın yol açabileceği ağrılara nasıl katlandığını hayretler içinde izliyordum.
Ben bütün bu işlemleri yaparken İsmet ağabey bana yardım etmek ister o yüzden pansumanı değiştirme zamanı gelinceye kadar ben başka işlerle uğraşırken bir bakardım gerekli malzemeleri (sargı bezi, merhemler, sterilizasyon sıvıları, bantlar, makaslar, klipsler) getirmiş yatağın üzerine tam da gerektiği gibi dizmiş beni bekliyor. İsmet ağabeye kendisini yormamasını söylesem de o bundan asla vazgeçmedi.
Şadi’yle anlaşmıştık geceleri o nöbetteydi. İsmet ağabeye belli etmeden gece boyunca onu kontrol ediyordu. Her an bir kanama geçirebilir veya bir öksürük krizine girebilirdi.
Boğazına takılan boruların yedeklerini sterilize etmek için gece iyice kaynatır, sabahleyin de metali parlatıp oksitlerden özel bir maddeyle temizler öyle pansumana başlardım.
Bazı sabahlar bakardım o kaynatılmış borucuklar parlatılmış ve diğer malzemelerin yanına konmuş, herşeyi hazır bulurdum. Çoğu geceler uyuyamıyor, uyusa bile sabahın çok erken saatlerinde uyanır ve birşeylerle oyalanmak istiyordu.
Çok ağrısı olduğunu biliyordum. Ama bunu asla bize belli etmedi. Bir gün bile sızlanmadı. Üstelik de ağrılara karşı doktorların vermek istediği hiçbir uyuşturucuyu almayı kabul etmedi. Uyuşturulmak istemiyordu.
Ağrı öyle birşeydir ki insan kitap okuyamaz hiçbir şeye konsantre olamaz hale gelir. O da kitap okumakta zorlanıyordu tabii.
İsmet ağabeye ne zaman bir isteğinin olup olmadığını sorsam hayır anlanıma başını kaldırırdı. Ama bir gün yine sorduğumda eline kağıt kalemi alıp “Tek istediğim arada bir çocuklar gelsinler burada oturup aralarında sohbet etsinler. Ben konuşamıyorum ama onları dinlemek istiyorum. Onların birbirleriyle konuşmalarını, konuları tartışmalarını dinlemek istiyorum.” diye yazdı.
Onu çok iyi anlıyordum. Ama maalesef bunu söyleyebildiğim arkadaşlar pek oralı olmadılar. Hatta içlerinden biri yara görmeye dayanamadığından filan bahsetmişti. Buna inanamamış ve içimden çok öfkelenmiştim doğrusu.
Bir gece İsmet ağabey öksürürken kanama başladı. Yarasından şakır şakır kanlar geliyordu. Bunun için elimizde bir hemşire ve bir doktorun telefon numaraları vardı. Ama gecenin bir yarısıydı ve durum vahim görünüyordu. Hemen damardan kanamayı durduracak ilacın enjekte edilmesi gerekiyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Sargı bezleriyle tampon yapmaya çalıştık ama ne fayda. İsmet ağabey eline damardan iğne yapılırken kolu sıkıştırmakta kullanılan lastik bandı alıp koluna bağlamaya çalışıyor ve bir taraftan da bana işaretle sen yapacaksın diyordu. Ben bunun çok tehlikeli olacağını, normal iğne yapmaya benzemediğini ve bu konuda hiçbir tecrübem olmadığını söylesem de çok kararlıydı. Ayrıca kanama da gittikçe artıyordu. Çok hızlı karar vermem gerekiyordu. Daha önce hemşireleri damardan iğne yaparlarken izlemiştim dikkatle ve teorik olarak biliyordum nasıl olması gerektiğini. Ama hiç denememiştim. O anda başka çare yoktu ve ben tüm cesaretimi toplayıp enjetöre ilacı çektim, içindeki kalmış hava kabarcıklarının yukarıya doğru çıkması için küçük darbelerle enjektöre vurdum ve sonra pistonu itip bu hava kabarcıklarının dışarı çıkmasını sağladım. İyice zayıflamış olan kollarında damarları parmak gibi görünüyordu. İsmet ağabey başıyla hadi diye işaret etti ve ben iğneyi damara batırdıktan sonra enjektörün pistonunu biraz çekip damarın içine kan gelin gelmediğini kontrol ettim. Evet, tam isabetti. Acemi şansı dedim kendi kendime ve ilacı yavaş yavaş damara zerk etmeye başladım. Birkaç dakika içinde ilaç etkisini gösterdi ve kanama durdu. İsmet ağabey biraz rahatladıktan sonra bir kâğıda “başaracağını biliyordum teşekkür edirim” diye yazdı ve bana verdi.
Bu sefer ucuz kurtarmıştık.
Bu gibi kanama krizlerini birkaç kez daha yaşadık ve her seferinde kanamayı durdurabiliyorduk.
Ama o gece kanama bir türlü durmuyordu. Bu sefer ikinci şişe ilacı da zerk ettim ama yine kanama durmadı ve İsmet Ağabey kendin geçti. O gece yanımızda Celal Kara arkadaş da vardı. Şadi bir taksi çağırmasını söyledi Celal’e. O ve hemen fırladı ve biz İsmet ağabeyi tutuyorduk. Bir iki dakika sonra üçümüz asansörle aşağıya indirip ve onu taksiye taşıdık. Arka koltuğa önce onu yarı yatar vaziyette oturttuk ve ben onun yanına oturup elimde tamponlar, sargı bezleri ile İsmet ağabeyin başını kucağıma yatırdım ve yola cıktık hastaneye doğru. Birtek şey söylüyordum sürekli “dayan İsmet ağabey, dayan” . Hastanenin kapısına birkaç metre kala birden titreme oldu. Anlamıştım onu kaybediyorduk. Yüzüne baktım  “hadi” dedim “hadi bak geldik”. Ama o güzleri kapalı, elini hafifçe kaldırdı gidiyorum der gibi ve gitti.
Yıllar önce 1974 yılında aynı şekilde babam da bana böyle veda etmişti. Çok sevdiğim ve saydığım iki harika insan babam ve İsmet ağabey bana aynı şekilde kucağımda veda etmişlerdi...
Araba hastanenin kapısına yanaştı. Şadi’yle Celal hemen arabadan atlayıp İsmet ağabeyin için tekerlekli bir sedye getirdiler. Bir doktor İsmet Ağabeyi muayene etti ve artık yaşamadığını söyledi. Bu arada, doktor mu yoksa orada olan görevlilerden biri miydi tam olarak hatırlamıyorum, biri onu hastanede tutamayacaklarını söyledi. “Çünkü hastaneye girmeden önce ölmüş” gibi birşeyler söylendi. Hemen İsmet Ağabey’e bakan iki doktoru aradı çocuklardan biri. O kısa süre sonra geldi ve sorunu çözüme ulaştırdı. Bu arada partideki arkadaşlara haber vermeye çalışıyorduk. O zamanlar herkesin evinde telefon yoktu.
Daha sonrasını hatırlamıyorum. Nasıl ve ne zaman eve döndük? Cenaze töreni nerede ve nasıl olmuştu?
Yıllar sonra Demir ağabeyim “İsmet Demir’in cenazesinde çekilmiş bir resimde tabutu başında bekleyen iki kişi var biri Deniz diğeri de sen olabilirsin” dedi ve bana bir kopyasını gönderdi. Evet, İskenderun Demir Çelik Fabrikası inşaatında çok zor şartlarda İsmet ağabeyin yananda onunla birlikte sendikada çalışmış, Şişlideki eve bulabildiği her fırsatta gelip, onunla olmuş, 1990 yılında bir trafik kazasında aramızdan ayrılan sevgili ağabeyim Deniz Küçükaydın ve ben orada, onun tabutu başında saygıyla duruyorduk.
Genç bir topografken oturduğu bir tepeden çalıştığı araziye bakarken kendini
 işçi sınıfının mücadelesi içinde gören ve buna adamaya karar veren, hayatının sonuna kadar bir derviş sabrı ile mücadelesini sürdüren, Türkiye topraklarında yetişmiş biricik insan İsmet Demir’i her zaman saygı ve sevgiyle anıyorum ve onu tanımış olmaktan gurur duyuyorum.
Dilek Küçükaydın
28 Aralık 2012

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder